RSS Amplifier

bu hafta izledim · Apr 24, 2026

Güller, şarkılar ve filler

0
Sign in to vote or save

This page did not load. You can still read it on the original site — the toolbar below keeps your place in the directory.

Rose, erkek olarak yaşayan bir kadının hikâyesi - Mother Mary ne yapmak istiyor? - Hayalet fillerin peşinde

Herkese merhaba! 45. İstanbul Film Festivali geçtiğimiz hafta sonu sona erdi. Festival jürisinin ödül verdiği filmler burada yer alıyor. Bu yıl Altın Lale’ye layık görülen Prenses Mumbi’yi izleme fırsatı bulamadım ama Variety’den Nick Vivarelli’ye göre, film önde gelen bir festivalde büyük ödülü alan ve yapay zekânın çokça kullanıldığı ilk film olmuş. Bakalım daha neler göreceğiz? Günlerce üst üste film izlemekten biraz tükenmiş olmakla beraber kendimi yine de boşluğa düşmüş gibi hissediyorum. Mecburen bir süreliğine vizyon filmleriyle ve alternatif gösterimlerle avunacağım. Bu hafta, festivalde gördüklerimin bence en iyisi olan tarihî bir filme, Rose’a yer vermek istedim. Vizyonda Mother Mary’ye gittim. Ekranda ise Werner Herzog’un son belgeseli Hayalet Filler’i izledim.

Festival bitti. Filmekimi kuyruklarında görüşmek üzere! (Beyoğlu Atlas Sineması, İstanbul, Nisan 2026)

Bir 17. yüzyıl hikâyesi

Berlinale’de başrol oyuncusu olarak Sandra Hüller’e Gümüş Ayı getiren Rose, İstanbul Film Festivali seçkisinde en merak ettiğim filmlerden biriydi. Bunda oyuncuyu son yıllarda İlgi Alanı ve Bir Düşüşün Anatomisi gibi ses getiren yapımlarda izlemiş olmamızın etkisi büyük. Geçmişte Michael Haneke’yle beraber çalışmış olan Avusturyalı Markus Schleinzer’in yönettiği Rose, festivalde en iyi senaryo ödülüne değer görüldü. Yönetmen, senaryoyu Alexander Brom’la beraber kaleme almış. Görüntü yönetimi ise Gerald Kerkletz tarafından yapılmış. Konusu kısaca şöyle: Erkek kılığında yaşayan bir kadın olduğunu saklayan Otuz Yıl Savaşları gazisi Rose, bir köye gelerek oradaki bir arazinin ve üzerindeki evin kendisine miras kaldığını söyler. Köylüler onu kabullenir ve Rose yavaş yavaş kendisine saygın bir yer edinir. Fakat büyük sırrı onu bir gölge gibi takip etmektedir.

Yüzyıllar önce kadın değil de erkek olarak yaşamaya karar veren Rose’un hikâyesi seyirciye bir dışses yardımıyla aktarılıyor. Tümüyle siyah-beyaz olan filmin beni en çok etkileyen yönü, karakterlere ve davranışlarına, “geçmişte yaşamış birtakım barbarlar” olarak değil de yargılamadan yaklaşması oldu. O dönemde geçen bir belgesel izler gibiyiz. Detaylara çok dikkat edilmiş. Örneğin, uyumak için dolap benzeri bir yere giriliyor. Letterboxd’da anonim bir kullanıcı, dönem tarihini iyi bildiğini ifade ederek bu tercihi ve filmdeki pek çok unsuru çok özenli bulup övmüş. Erkek olarak yaşamanın, kendisini özgür kılacağını düşünen ve bilerek bu yalanı seçen Rose’un hikâyesinde, tek bir olaydan değil, yaşanmış pek çok gerçek olaydan esinlenilmiş. Sandra Hüller’in yorumu olağanüstü. Ona eşlik eden Caro Braun’u da çok başarılı buldum. Sadece 94 dakika olan Rose, yalnızca Avrupa tarihinde kadın olmak üzerine değil, iktidar ilişkileri üzerine de pek çok şey söylüyor. Filmin Türkiye için gösterim tarihine rastlayamadım. Bildiğim kadarıyla dağıtım hakları MUBI’de. Umarım yakın zamanda vizyonda ya da ekranda izleme fırsatı buluruz.

“Derde düştüğümde Mother Mary yanıma geliverir”

Beatles’ın “Let It Be” şarkısındaki Mother Mary, aslında Meryem Ana değil, Paul McCartney’nin genç yaşta kaybettiği annesiymiş. David Lowery’nin hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği Mother Mary’deki aynı adlı karakter ise bir popstar. Film, İstanbul Film Festivali seçkisinde de yer alıyordu ama ben vizyonda izledim. Gösterimde uzun süre kalamayabilir, zira arkadaşımla kendimizi bomboş bir salonda bulduk. Konusu kısaca şöyle: Mother Mary, uzun bir aradan sonra ilk kez bir konser verecektir. O gece giyeceği kostümden hiç memnun olmayınca, soluğu yıllardır görüşmediği eski dostu, moda tasarımcısı Sam’in yanında alır.

Filmin bir başka fragmanı da burada. Anne Hathaway’i kariyerinin başından beri takip ediyorum. Bu sene rol aldığı filmlerle vizyonu işgal edecek gibi görünüyor. Disney prensesi günlerinden bu yana çok yol aldı, heybesine bir Oscar ödülü bile sıkıştırdı. Açıkçası onu Şeytan Marka Giyer 2 gibi, yine giyinmekle ilgili bir pazarlama harikasının hemen öncesinde burada izlemek ilginç, biraz da saçma oldu. İmajı bakımından bir Barbie bebekten pek de farkı olmayan popüler bir oyuncu burada da bir porselen bebek rolünde. Bu açıdan filme odaklanmamı engelleyen, tuhaf bir başrol seçimi olduğunu söylemeliyim, belki de zamanlamayla ilgilidir. Bence az tanınan bir oyuncu bu rolde bambaşka bir etki yaratabilirdi. Hathaway; Charli XCX, Jack Antonoff ve filmde küçük bir rolü de olan FKA Twigs gibi isimlerin film için bestelediği özgün şarkıları seslendirmiş. Şarkılarda ses rengini ayırt etmekte güçlük çektim ama “Burial”ın kendine özgü bir çekiciliği var. Hathaway’e Sam rolünde, ekrana geldiğinde üzerine çok konuşulan ödüllü mini dizi I May Destroy You’nun yaratıcısı Michaela Coel eşlik ediyor. (Onu festivalde, Steven Soderbergh’in son filmi The Christophers’ta da izlemiştim. Bence özellikle sanatseverlerin çok seveceği bir film.) Mother Mary, bütünüyle bu iki karakterin sona ermiş ilişkisi üzerine kurulu, diyaloglarıyla bir piyesi andırıyor. Aslında belki de sinemada değil, sahnede izlemeyi tercih ederdim.

Buradan filmin asıl problemine geçeyim: İki oyuncunun da yoğun duyguları seyirciye geçirebilme becerilerinden şüphe duymasam da anlatının dayandığı çatışma bence o kadar zayıf ki, metaforlarla örülü ama laf kalabalığından öteye gidemeyen diyalogların yaldızları dökülünce geriye tenekeden bir şey kalıyor; tıpkı Mother Mary’nin kostümlerindeki hale/taçlar gibi. Bu metni, oyuncuların tekrarlanan performanslarına ve diyaloğa dayalı tiyatro gibi bir sanat dalında bu denli sorgulamazdım. Günümüz sineması içinde yadırgadım. İki yakın arkadaştan biri, diğerini kırmıştır ve aralarına kara kedi girmiştir. Kara kediyi burada kocaman bir kırmızı kumaş parçası canlandırmaktadır. Evet, hiçbir şey anlamadık çünkü metafor yoğunluğu, hikâyenin önüne geçmiş. Hathaway’in karakteri de bir noktada diğerinin konuşmalarını anlaşılmaz buluyor, katılmamak elde değil. Oldukça rahatsız edici, korku türüne göz kırpan kanlı beden sahneleriyle bence filmde bir tür karmaşası da var. Örneğin bir anda akış değişiyor ve kendimizi bir ruh çağırma seansında buluyoruz. Kostümler haliyle görkemli, Andrew Droz Palermo ve Rina Yang’in görüntü yönetimi hiç fena değil. Alışılmışın dışında olduğunu teslim edeyim, fakat izleyecek bu kadar çok film varken acaba buna vakit ayırmalı mıydık? Özetle bende Mother Mary’den geriye, özellikle Hathaway söz konusu olunca yavan bir “Oscar yemi” hissi kaldı. Coel de sıraya kaynayabilir. Bakalım Hollywood tanrıları bu hususta ne buyuracak? Belki bu filmi Taylor Swift hayranı Swiftie’ler sevebilir, hatta kendisinin gölge yapımcı olduğunu söyleseler hiç şaşırmazdım. Aldığı eleştiriler de pek iyi değil fakat IndieWire’dan David Ehrlich filmi çok beğenmiş, alternatif bakış açısı için yazısını buraya bırakıyorum.

Ishmael deyin bana1

Doğa belgesellerine pek meraklı olmasam da yönetmeni Werner Herzog olunca akan sular duruyor. Kurmaca filmlerini de tek tük gördüm ama Herzog’un belgeselleri içinde Grizzly Man (Ayı Adam), vahşi doğa ile insan ilişkisi bakımından hayatımda izlediğim en ilginç hikâyelerden biriydi. Bozayılarla doğal yaşam alanlarında yıllarca bir arada vakit geçiren ve dillerinden anladığına inanan Amerikalı Timothy Treadwell’in iç burkan hikâyesini görmeyen kalmamalı. Hatırlarsanız, sürüden ayrılarak buzullar üzerinde kaybolan bir penguencik geçenlerde viral olmuştu, o da bir Herzog belgeseli olan Encounters at the End of the World’de yer alıyordu. Yönetmenin son filminden ise Barbaros Gökdemir’in paylaşımı sayesinde haberim oldu. Meğer açılışını geçen yıl Venedik’te yapan Hayalet Filler, National Geographic tarafından satın alınmış ve çoktan ekrana gelmiş.

Belgesel, 1955’te Josef Fénykövi adındaki bir avcının kurşunlarına kurban giden, dört metre boyunda ve 11 ton ağırlığındaki bilinen en büyük fil Henry’yi bizlere hatırlatıyor. Doldurulmuş hali, Washington’daki Smithsonian Doğal Tarih Müzesi’nde sergilenen ünlü Henry’nin Afrika’da, Angola’nın dağlık bölgelerindeki ormanlarda yaşayan, kendi gibi kocaman ama kimsenin görmediği akrabaları olabilir mi? Ekip, işte bu soruya bir cevap bulabilmek için Güney Afrikalı araştırmacı Steve Boyes’la beraber hayalet fillerin peşine düşüyor. Namibya’dan Angola’ya uzanan bu zorlu yolculukta Boyes’a, Angolalı antropolog Kerllen Costa ve uzaktan DNA örneği almak için özel bir aparat kullanacak olan avcı Xui de eşlik ediyor. Herzog, Hayalet Filler’i bir doğa belgeseli yerine bir “büyük beyaz balinayı arayış” filmi olarak nitelendirmeyi tercih etmiş. Kendi adıma, dünyanın endüstriyel postallarla kirlenmemiş bölgelerinin halen olduğunu ve kimi Afrikalıların bu dev hayvanlarla mistik bağlarını koruduğunu görmek çok mutluluk vericiydi. Boyes, sonunda bir hayalet file rastladığında ise gözyaşlarımı tutamadım. Vahşi doğa ile insanlar arasındaki güncel ilişki üzerine düşünenler, Yeni Alman Sineması’nın efsane ismi Herzog’un son belgeselini mutlaka izlemeli. Yalnız Disney+ Türkçe altyazı yerine yerli izleyiciye sadece dublaj seçeneği sunduğu için üzüldüm. Bildiğim kadarıyla Herzog, belgesel filmlerini hoş aksanlı İngilizcesi ve etkileyici vurgularıyla kendisi seslendiriyor. “Nihilist penguen” buzullar üzerinde kaybolurken sorduğu “But why?” sorusu halen kulaklarımızda. Seslendirmesi, alametifarikası sayılabilir bence. Dolayısıyla Hayalet Filler’in sadece dublaj seçeneği olması yetersiz. Umarım Türkçe altyazı bir an önce eklenir.

Bu hafta izlediklerim üzerine notlarım burada sona erdi. Sabrınız için çok teşekkür ederim. Fikir ve yorumlarınız benim için değerli, aşağıdan paylaşabilirsiniz. Önümüzdeki hafta 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle yazı yayımlamayacağım. Güzel bir hafta sonu dileklerimle, 8 Mayıs 2026 Cuma günü görüşmek üzere!

Yorum bırakın

Geçen hafta Onat Kutlar, Nirvanna: The Band-the Show-the Movie ve Beef üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Hemen abone olun


Bu hafta bunlardan söz ettim

  • The Christophers - Steven Soderbergh - 2025 (Yakında gösterimde)

  • The Devil Wears Prada 2 - David Frankel - 2026 (1 Mayıs’ta gösterimde)

  • Encounters at the End of the World - Werner Herzog - 2007

  • Ghost Elephants (Hayalet Filler) - Werner Herzog - 2025 (Disney+)

  • Grizzly Man (Ayı Adam) - Werner Herzog - 2005 (Seç-İzle)

  • I May Destroy You - dizi - 2020 (HBO Max)

  • Memory of Princess Mumbi (Prenses Mumbi) - Damien Hauser - 2025

  • Mother Mary - David Lowery - 2026 (gösterimde)

  • Rose - Markus Schleinzer - 2026

1

Herman Melville’in yazdığı Moby Dick’in meşhur ilk cümlesini Sabahattin Eyüboğlu çevirisinden aldım, YKY, 1999.

Read on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.