(Görsel için ayrıca dipnota da bakınız.1 )
Herkese bir kez daha merhaba! 45. İstanbul Film Festivali son günlerine yaklaşırken, aklım Onat Kutlar’ın önermesine takılıyor: Sinema gerçekten de bir şenlik midir? Türk Sinemateki’nin kurucularından, aynı zamanda İstanbul Film Festivali’nin ilk destekçilerinden olan yazar, şair ve sinemacı Onat Kutlar (1936-1995), sinema yazılarını bir araya getirdiği kitabına Sinema Bir Şenliktir adını koymuş. Üstada katılmıyorum; sinema bazen pek de şen olmuyor. Eskilerin deyimiyle bir “film şenliği”nde ya da ekranda izlediğimiz, sinema tarihine mal olmuş bazı filmler ile şu “festival” filmleri genelde pek neşeli değil. Bazen anlaması, bazen de hazmetmesi zor. Hele geçtiğimiz hafta sonu festivalde izlediğim bir belgesel, bana acaba bu türü tümden bıraksam mı diye düşündürdü. Pepa Lubojacki’nin yönettiği Berlinale ödüllü Güvercinler Altın Olsa belgeseli bağımlılık üzerineydi ve yönetmenin bu sorunla boğuşan ve sokakta yaşayan ağabeyiyle ilişkisine odaklanıyordu. Ne kadar gerçek ve ne kadar acıydı; ciğerim dağlanmış gibi hissettim. Film şenliği diye gelmiştik, ama acaba bu şenlik tam olarak ne tarafa düşüyor?
Dünyanın önde gelen sanat filmlerini Türk sinemaseverlerle 1960’ların ikinci yarısında, kendi ifadesiyle “aşk, ateş ve anarşi günleri”nde tanıştırmak için kolları sıvayan bir avuç insandan biri olan Onat Kutlar, en zor filmi bile dikkatle izleyen, tartışan, eleştiren, didik didik eden kuşağından çıkıp gelse ve filmleri ekranda açıp o sırada telefondan da kısa form video izlediğimizi görse ne düşünürdü acaba? Kendi dijital şenliğimizde boğulmak üzere oluşumuza şaşırırdı herhalde. Şaka bir yana, festivalde neşeyle filmden filme koştururken bu hafta kendisini burada anmak istedim. Genç yaşta kaleme aldığı ödüllü öykü kitabı İshak’ı uzun zaman önce okumuştum; sinema yazılarını okumak da aklıma düştü. Sinema Bir Şenliktir’in girişinde birkaç anısını aktarıyor: Türk Sinemateki’nin ilk Macar filmi gösteriminde, Meleklerin Toprağı’nın son bobini bir taksinin bagajında kalmasın mı? Film, ilan edilen saatte mecburen başlatılır, ama Kutlar, o son kutuyu bulup gösterime yetiştirmek için şoförü ve otomobili Beyoğlu sokaklarında aramaya koyulur. Alın size kendi başına film olabilecek bir hikâye. Hakkındaki belgesel Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar MUBI’den kalkmış, umarım yakında yeniden dahil edilir. Kutlar, ne yazık ki bir terör saldırısının kurbanı olmuştu (1995).2 O dönemde lisedeydim ama bu acı olayı unutmak olanaksız. Kendisini saygı ve minnetle anıyorum.
Bu hafta festivalden Nirvanna The Band The Show The Movie’ye yer vermek istedim. Bu hafta (aslında dün) iki yıl önce mini dizi olarak pek çok ödül alan Beef de ekrana yeni bir sezonla geri döndü.
Doksanlarda takılıp kalanlar eklesin
FilmStack yazarlarına yine bir teşekkür borçluyum. Eğer bu filmden sitayişle söz etmiş olmasalardı, festivalde izlemek şöyle dursun, vizyona girdiğinde konusuna bakıp “Bunlar da kim ola ki?” diyerek pas geçebilirdim. Uzaklardan, Kanada’dan gelen bir film bu. Ünlü telefon markasının hikâyesini anlatan BlackBerry’den hatırlayacağınız Matt Johnson, aslında yıllar önce çocukluk arkadaşı Jay McCarrol’la yaptığı bir web dizisiyle tanınmış. Nirvanna The Band The Show adlı mockumentary yani sahte belgesel niteliğindeki bu iş (2007-2009), sonradan aynı adla Kanada’da televizyona da uyarlanmış (2017-2018). “Nirvanna The Band” gibi tanıdık bir adla müziğe talihsiz bir başlangıç yapan Matt ile Jay, doksanlarda takılıp kalmış, aynı evde yaşayan bir ikilidir. Sürekli Toronto’nun ünlü Rivoli kulübünde sahneye çıkma hayali kurar ve bildik filmlerin olay örgülerinden esinlenen maceralar yaşarlar. Film de bu ana fikrin ve dizinin devamı niteliğinde, fakat yeni bir hikâyeyi işliyor. Matt ile Jay, 17 yıldır Rivoli hayali kurmaktadır. Matt’in onları kulübün sahnesine taşıyacak dâhiyane bir fikri vardır. Fakat Jay, artık bir şeylerin eskisi gibi olmadığının farkındadır. Belki de ikilinin ayrılma vakti çoktan gelip çatmıştır.
Dizi hakkında en ufak bir fikrim olmadığı halde filmi hiçbir yabancılık çekmeden, kahkahalarla izledim, gülmekten karnım ağrıdı. Film, muhtemelen hepimizin en az bir kez izlemiş olduğu, hatta ezbere bildiği çok eğlenceli bir başka yapımın üzerine kurulu. Adını söylemeyeceğim ama fragmanı izledinizse belki hangi film olduğunu anlamışsınızdır. Temposundan ötürü biraz dikkat gerektirse de Nirvanna’yı çok zekice buldum. Kanada’nın Toronto kentine de bir saygı duruşu niteliğinde. Pek çok sahnenin gerçekten de belgesel gibi sokakta sıradan insanlarla doğaçlama çekildiği anlaşılıyor. Cinsel içerikli ya da kadınlarla ilgili banal espriler olmadan bu kadar güldürebilmesini ayrıca takdir ettim. Diziden eski görüntülerle bugünü harmanlayarak son derece incelikli bir kurgu yapılmış. Filmin aynı zamanda yönetmeni olan Kanadalı Matt Johnson’ı BlackBerry dışında Matt ile Mara’da izlemiştim. Hiçbir şey yapmayıp öylece durduğunda bile güldürme potansiyeli olan bir enerjiye sahip. Şu videoda, ikili dizide nasıl olup da pek çok filmi telif hakkı ödemeden konu edebildiklerini Toronto Film Festivali seyircileri için anlatıyor. Eğer yine dalga geçmiyorlarsa, anlaşılan Kanada hukukunda buna bir şekilde izin veren hükümler bulmuşlar. Ülkemizde de yakında gösterime girecek olan filmi, alışılagelmişin dışında bir komedi olarak mutlaka izlemenizi öneririm.
Senin benimle derdin nedir arkadaşım?
Beef, ekrana ilk geldiğinde büyük bir ilgiyle izlemiştim. Los Angeles sokaklarında yaşadıkları bir park yeri anlaşmazlığını büyütüp birbirlerine diş bilemeye karar veren bir kadın ile bir adamın, her bölümde gitgide derinleşerek arap saçına dönen hikâyesi, 2024’te mini dizi dalında tüm ödülleri toplamıştı. Lee Sung Jin’in yaratıcısı olduğu yapım, bir antoloji dizisine dönüştü ve ikinci sezonda başka bir hikâye ve karakterlerle ekrana geri döndü. “Beef”, iki taraf arasındaki anlaşmazlığı ifade ediyor. Yeni sezonda anlaşmazlığa düşenler ise bu sefer iki ayrı çift. Zenginlerin özel üye olduğu Kaliforniya’daki bir yaşam kulübünün genel müdürü Joshua ile mirasyedi karısı Lindsay, kulüpteki partiden eve geç saatte döndüklerinde çok sert bir kavgaya tutuşurlar. Kulüpte alt kademede çalışan Austin ile nişanlısı Ashley, Joshua’nın işyerinde unuttuğu cüzdanını ona vermek için o sırada eve uğramışlardır, kavgaya şahit olur ve uzaktan kayda alırlar. Zamanla bu iki çiftin hayatları, birbiri içine girmeye başlar.
Henüz sadece ilk iki bölümünü izleme fırsatı bulabildiğim yeni sezonda çok iddialı bir kadro oluşturulmuş. Zengin çifti canlandıran Oscar Isaac ile Carey Mulligan’ın yanında, Priscilla’dan hatırlayacağınız Cailee Spaeny, May December’la yıldızı iyice yükselen Charles Melton ve Parazit’in başrolü Koreli Song Kang-ho da rol alıyor. İlk iki bölümden hareketle söylersem yine teknik olarak çok iyi. Fakat hikâye bana ilk sezon kadar özgün gelmedi, o açıdan hayal kırıklığı yarattı. Özellikle zenginlerin üye olduğu bir büyük işletme etrafında geçmesi ve sınıf farkını işlemesi, bana The White Lotus’u hatırlattı. Şu yazıda da aynı eleştiri getirilmiş. Belki ilerledikçe fikrim değişir. Yine de Beef’in ikinci sezonu, özellikle kadrosuyla ekranda hafta sonu için bence en iyi seçimlerden biri.
Bu haftaki notlarım bu kadar. Hepinize harika bir hafta sonu diliyorum! Fikir ve yorumlarınızı buradan paylaşabilirsiniz.
Geçen hafta Pompei: Bulutların Altında belgeseli, Babamın Gölgesi filmi ve ortadan kaybolan Trolösa dizisi üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.
Bu hafta bunlardan söz ettim:
Angyalok földje (Meleklerin Toprağı) - György Révész - 1962
Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar - Önder Esmer, Tuvana Simin Günay - 2023
Beef - dizi - 2023-2026 (Netflix)
BlackBerry - Matt Johnson - 2018 (seç-izle)
If Pigeons Turned to Gold (Güvercinler Altın Olsa) - Pepa Lubojacki - 2026
Matt and Mara - Kazik Radwanski - 2024 (MUBI)
Nirvanna The Band The Show The Movie - Matt Johnson - 2025 (Yakında gösterimde)
The White Lotus - dizi - 2021-2025 (HBO Max)
Bu fotoğrafa teliften düşmüş eserleri içeren Project Gutenberg aracılığıyla Moving Pictures: How They are Made and Worked kitabında rastladım (Frederick A. Talbot, 1914) ve bir yapay zekâ aracına restore ettirdim, orijinali burada. Çekildiği yer belirtilmese de büyük ölçekli film üretimi, Pathé’nin sadece Joinville-le-Pont tesislerinde varmış.
30 Aralık 1994’te meydana gelen Taksim The Marmara Oteli Opera Pastanesi saldırısı, başta İslami terörle ilişkili sanılmış, ardından PKK eylemi olduğu anlaşılmıştı. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan ama birkaç hafta sonra hayatını kaybeden Kutlar, olaydan önce Cumhuriyet’te yazmakta olduğu için gazetenin, saldırının yaşandığı günü takip eden 31 Aralık 1994’ten Mayıs 1995’e kadarki sayılarındaki haberler kamuoyundaki algıyı anlamayı da sağlıyor. Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri’nde olayla ilgili olarak sadece dönemin öne çıkan İslami terör örgütünün adının geçmesine şaşırmıştım. Şu söyleşide olayın ilk kurbanı Yasemin Cebenoyan’ın kardeşi gazeteci ve sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan da failin zorlukla dillendirilmesine dair eleştirilerini ifade etmiş. Ne yazık ki o da 2019’da bir trafik kazasında yaşamını yitirmişti.

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.