RSS Amplifier

bu hafta izledim · May 8, 2026

Çantalar ve diğer şeyler

0
Sign in to vote or save

This page did not load. You can still read it on the original site — the toolbar below keeps your place in the directory.

Belki de marka şeytanın ta kendisidir - Mira, tanıdığım kadınlara benziyor - Gerçek suç merakımın önü alınamıyor

Yeniden hepinize merhaba! Geçen hafta 1 Mayıs nedeniyle yazı yayımlamamıştım. Umarım güzel bir bayram geçirmişsinizdir. Aramıza yeni katılanlara abone oldukları için çok teşekkür ederim. Bu hafta, dünyadaki pek çok sinema seyircisi gibi ben de çok sevilen Şeytan Marka Giyer’in devam filmini izledim. Yerli dizi Mira’nın bu hafta sezon finali yayımlandı. Bu yazıda ayrıca gerçek suç belgeseli bağımlılığıma da değiniyorum.

Protesters hold signs in front of prada billboards.
“Aç gözlülüğünüz dünyaya kan kaybettiriyor.” Londra, 20 Eylül 2025, iklim değişikliğine karşı “Make Them Pay” yürüyüşünden. Fotoğraf: Zeno Hind / Unsplash

Bir “Prado çanta” olarak ahvalimiz

2000’lerin ilk yarısında Türkiye’de belli bir kesimde lüks ürün yerleştirmenin öncülerinden Sex and the City izlenirdi. Hatta kısa soluklu Metro Palas adlı bir yerli uyarlaması bile yapılmıştı. Meraklıları hatırlayacaktır, üçüncü sezonun 13. ve 14. bölümlerinde New York’tan Los Angeles’a gezmeye giden SATC kadınları, sahte marka çanta satan birini bulur ve birer “çakma Fendi” edinip edinmemek üzerine fikir alışverişi yaparlar. Yakın zaman önce evlenmiş olan Charlotte, birdenbire kâğıt üzerinde muhteşem görünen ama mutlu hissetmediği evliliğinin bir “sahte Fendi” olduğunu haykıracaktır: “My marriage is a fake Fendi!” Bana kalırsa döneminde dizideki kadınların lüks düşkünü hallerinden çok, özgür yaşamları ilgimizi çekiyordu. Yerleştirilen ürünlere ise ancak moda dergisi sayfalarında rastlanıyordu. Çok sevdiğim SATC 2004’te sona erdi ve vasat devam filmlerinden önce benzer bir lüks moda evreninden doğmuş olan, masal tadındaki Şeytan Marka Giyer 2006’da hayatımıza girdi. Yönetmeni David Frankel, SATC’nin bazı bölümlerini çekmişti, ayrıca her iki yapımda da giysi ve aksesuarlar Patricia Field’a emanetti. Yine Frankel’in yönettiği ikinci filmde, tüm ana karakterler geri dönüyor ama kostüm tasarımı bu kez Molly Rogers’a ait. Moda dergisi Runway’in efsane genel yayın yönetmeni “Şeytan” Miranda (Meryl Streep) hem dergiyi hem de kariyerini etkileyecek kadar büyük bir krizle meşgul. İlk filmde Miranda’nın asistanlığını yapan ama artık hayal ettiği saygın gazeteciye dönüşmüş olan Andy (Anne Hathaway), derginin itibarını kurtarmak için konular editörü olarak işe alınıyor. Fakat Miranda’nın bundan haberi bile yok.

Devam filmi sayesinde fark ettim: Türkçede filmin adı ürün yerleştirme içermiyor. Belki yasal gerekçelerle, belki de “marka” giymenin Türkçedeki sınıfsal anlamıyla ilgili nedenlerden, kitabın çok başarılı bulduğum çeviri başlığı, filmin de adı olmuş.1 Lauren Weisberger, ilk kitabın devamını da yazmış ama ikinci film özgün bir hikâye. Tanıtımları başladığından beri yirmi yıl öncesinden bugüne nelerin değiştiği üzerine düşünüyorum. 2006 yılında Şeytan Marka Giyer’i izlediğimizde bugün modası çoktan geçmiş bulunan Facebook bile yoktu. Akıllı telefon diye bir cihaz henüz icat edilmemişti. Apple, kimileri için bir MP3 çalar markasıydı ama genelde elmanın İngilizcesiydi. Dünya henüz bu kadar küçük değildi, Türkiye ise küçüktü. Öyle ki filmin arka planında ülkemizde de mağazaları bulunan bir ayakkabı markasının tabelasını görmüş, sinemada arkadaşımla naifçe birbirimizi dürtmüştük. Aradan yirmi yıl geçti, dünya küçüldü, Türkiye ise büyüdü. Arka plandaki o mütevazı yabancı marka da, onu Türkiye’ye getiren yerli ve köklü tekstil grubu da battı. O markanın yerel isim haklarını yerli ve milli bir Türk şirketi satın aldı. Paris Hilton neyse de Kardashian kardeşleri hiç kimsenin tanımadığı o kutlu yıllarda Türkiye’de çakma “Prado” çantalara ancak ulaşılabiliyordu. Devir öyle değişti ki, 21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken mütevazı hayatımıza ultra lüks markalar, #işbirlikleri ve ömründe tek bir gün bile ücretli bir işte çalışmamış yerli-yabancı sosyal medya ünlüsü girdi. Bu zevatın gündemi işgal etmeye devam edeceğini kabullendik; çantaları da cabası. İstanbul’da artık ultra lüks markaların Jennifer Lopez’i kapısında bekleten mağazaları var ama ülke halen bir sahte ürün cenneti. Hatta kadın milletvekillerinin ya da devlet adamı eşlerinin kollarına taktıkları çantaların “sahte” olduğu gururla ifade ediliyor. Türkiye, düşe kalka büyüdüyse de 2018’de duvara öyle bir tosladı ki, bir türlü otobana çıkamıyor. Ülkemiz küresel kapitalizmin tarihçesinde galiba bir tür Prado olarak kalacak, “fake Fendi” de diyebiliriz, dışı sizi içi bizi yakıyor.

Geçmişten günümüze dönersek, Şeytan Marka Giyer’in devam filmini, kendimi akışa bırakarak sorgulamadan izledim ve çok sevdim. İlk filmin eski-yeni hayranlarının ilgisi Prada çantada keklik görülmeyip ikinci filme özen gösterilmiş, tam bir eğlencelik yaratılmış. Kadın karakterlerin on yıllar içindeki gelişimi özgün ve tutarlı. Öte yandan Aline Brosh McKenna’nın senaryosunda basılı medyanın dönüşümüyle ilgili olay örgüsü zekice olmakla birlikte, lüks ürün yerleştirme üzerine kurulmuş bir filmin kapitalizm eleştirisine soyunması benim için ayrı bir eğlence konusu oldu. Lüks ürünler etik üretiliyor olabilir ancak onları satın alma gücüne sahip olanların pek çoğu hiç de etik işler yapmıyor, bu dünya onların eseri. Anne Hathaway, basın toplantılarında medya çalışanlarının iş güvencesinden bahsetse de dünyayı Vogue kurtarmayacak. Bir karakter üzerinden tekno-faşizm eleştirisi yapılsa da Jeff Bezos ve türevleri partnerlerine marka çanta, hatta dergi grupları satın almayı sürdürecek. Uzun lafın kısası, Hollywood bize gerçeklerin sadece bir kısmını kendi meşrebince bir fantezi olarak satmaya devam ediyor. Yine de Şeytan Marka Giyer 2, özeni ve kadrosuyla zevkle izlenen bir gişe filmi. Elbette reklam yerine film izlemek isteyenlere göre değil.

Bu kadını bir yerlerden tanıyor gibiyim

Türkiye’de büyük kentlerde yaşayan ve ayakları üzerinde durmaya çabalayan kadınlar sizce de ekranda daha iyi temsil edilmeyi hak etmiyor mu? Mira karakteri bana böyle biri gibi geldi. Meltem Bozoflu’nun kaleme aldığı ve yönettiği Mira: Her Şey Yolundaymış Gibi’de Mira (Nehir Erdoğan), eşinin kendisinden boşanmak istediğini öğrenince neye uğradığını şaşırıyor ve yakın arkadaşı Melis’in de (Nezaket Erden) yardımıyla zorlanarak da olsa hayatını yeni baştan inşa etmeye başlıyor.

Sekiz hafta süren diziyi bu zaman zarfında HBO Max TR listesinde genelde üst sıralarda gördüm. Belki bunun başlıca nedeni, alternatiflerindeki kadın temsillerinin belli bir kesim için ya katlanılmaz ya da gerçekdışı oluşudur. Ülkenin kabaca yüzde 25’ine denk gelen bir grup insan, yerli dizilerde nadiren hakkıyla temsil ediliyor. Yeni kuşakların da severek izlediği Avrupa Yakası’ndaki Aslı ve benzeri kentli kadınlara ilham verenler kanatlanıp yok mu oldu? Hepsi yurtdışına mı yerleşti? Yoksa bu kadınlar sayıları arttığı halde dönemin ruhu gereği yerli dizilerin pek konu etmediği, görünmez kılınmış canlılara mı dönüştü? Ulusal kanallarda çok izlenen dizilere bakınca izlenme ve yurtdışına satılma kaygısıyla ne çok hikâye üretiliyor: Seküler hayat-dindar hayat tartışmaları, mafya ağlarının erkeklik savaşları, niyeyse taşrada sürekli düğün hazırlıkları… Oysa ülkenin büyük bir kısmı büyük kentlerde ortalama hayatlar yaşıyor ama bu genel deneyimi platformlardaki bir-iki yapım dışında nadiren görebilir durumdayız. Mira’yı, bu deneyimi ekrana taşıyan bir örnek olarak izledim. Nehir Erdoğan, Nezaket Erden ve Yiğit Özşener’i, ayrıca Mira’nın annesi rolünde Derya Alabora’yı ekranda bir arada bulmak bir şans. Dizi, prodüksiyon olarak oldukça sade. Olay örgüsündeki kolaycılıkları görmezden gelirsem, özellikle başrolde Erdoğan’ın doğal görünümü ve yorumu, ayrıca sade giyimi çok hoşuma gitti. Bu karakteri bir yerlerden tanıyor gibiyim, o derece doğal. Dizi için oluşturulan Türkçe indie şarkı listesini de etkili buldum, sezonun kapanış şarkısı aşağıda. Umarım HBO Max TR, devraldığı BluTV seçkisinde görmeye alıştığımız bu tarz küçük ölçekli hikâyelere (örneğin Bonkis ya da Deneme Çekimi) alan açmayı sürdürür. Mira, geçtiğimiz hafta sezon finaliyle ekrana geldi. İzlediğime pişman olmadım, bakalım devamı da gelecek mi?

İsimsiz ölülerin kimlikleri

Kaliteli gerçek suç (true crime) belgesellerini çok seviyorum ve bazen bu sevginin nedenlerini sorguluyorum. Sanırım kurbanların yakınlarının kamera önündeki cesaretini görmek bana insan olarak güç veriyor. Bir de iyi örneklerin kurgusunda, olay üzerindeki sis perdesi çok incelikli şekilde dağılıyor. Anlatılardaki bu düğüm çözme becerisine hayranım, son ana kadar gerilimi ayakta tutmayı başarıyorlar. Flash TV’deki meşhur Gerçek Kesit batağını saymazsak, beni gerçek suç yapımlarına yıllar önce The Jinx’i (HBO) öneren bir arkadaşım bulaştırdı. Ardından 2017’de Netflix aboneliği aldıktan sonra The Keepers ve The Staircase’i peş peşe izledim. Meğer türle tanışır tanışmaz farkında olmadan hep en iyiler arasında sayılan üç yapımla karşılaşmışım. O gün bugündür gerçek suç belgesellerinden hep bu düzeyi bekliyorum ama nafile. Neyse ki HBO ve Disney platformları Türkiye’ye girdiğinden beri erişebileceğimiz iyi örneklerin sayısı arttı. Bu türdeki öncü yerli yapımlardan Palu Ailesi: Karanlık Sarmal da bugün HBO’da ekrana geliyor. Merakla bekliyorum.

National Geographic yapımı Naming the Dead’i bana IMDb önerdi. Altı bölümün her birinde kimliği geçmişte tespit edilememiş vakaların DNA örnekleri; DNA ve soyağacı veritabanları, sosyal medya, gazete haberleri ya da ölüm ilanları gibi kamuya açık kaynaklar üzerinde gönüllü çalışanlar tarafından araştırılıyor. Genelde kurbana çok uzak akrabalarından ulaşmaya çalışıyorlar. Aslında bu gönüllü çaba, çevrimiçi gerçek suç topluluklarında yaygın. Yaşamını bir nedenle kaybetmiş ama kimlikleri uzun yıllar önce unutulmuş isimsiz insanların öykülerini bilimle, gönüllü emekle ve yakın tarihten bilgilerle bir arada, küçük, dokunaklı anlatılar olarak kuran ve onlara isimlerini geri veren Naming the Dead’i, bazı bölümlerdeki sahneler biraz prova edilmiş gibi görünse de severek izledim. Tipik bir gerçek suç belgeseli olmayan yapımda sansasyona yer yok, çünkü burada katiller değil, kurbanlar konuşuluyor. Belki bu nedenle de beni etkilemiş olabilir. Umarım yeni sezonları da çekilir.

Bu hafta izlediklerim üzerine yazdıklarım bu kadar. Herkese harika bir hafta sonu dilerim. Yorum ve fikirlerinizi buradan paylaşabilirsiniz.

Leave a comment

Önceki hafta Rose, Mother Mary ve Hayalet Filler üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Subscribe now


Bu hafta bunlardan söz ettim

  • Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer) - David Frankel - 2006 (Disney+)

  • Devil Wears Prada 2 - David Frankel - 2026 (gösterimde)

  • Mira: Her Şey Yolundaymış Gibi - dizi - 2026 (HBO Max TR)

  • Naming the Dead - belgesel dizi - 2025 (Disney+)

  • Sex and the City - dizi - 1998-2004 (HBO Max)

1

Lauren Weisberger, Şeytan Marka Giyer, çeviren Pınar Öcal, Altın Kitaplar, 2004.

Read on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.