RSS Amplifier

Biryudumkitap · Aug 6, 2026

Günaydın! Günün Pasajı: "Taşların Anlattığı"

0
Sign in to vote or save

Biryudumkitap · Biryudumkitap

Günaydın. İnsan bir kere yere kapandı mı orada kalacağını zanneder. Koca bir ömrü, düştüğü çukurun ölçüsüyle biçer. Hâlbuki hiçbir iniş yahut düşüş adına ne derseniz deyin, gelecek olanı durduramaz, sonsuza dek süremez. Clara Dupont, “Çünkü hayatta inişler vardır ama sonra daima yukarı çıkılır.” derken tam da bunu hatırlatır. Bu sabah nerede olursanız olun, şunu daima hatırlayın sevgili okur: Orası son durağınız değil. Var olun.

s.36-38, Çev.: Bahadırhan Bozkurt, İletişim Yayınları

Onlarla birlikte yaşamak zorundaydı. Bunu biliyordu. Onları uzak kalmamaya yetecek kadar hayatına soktu, ama kendini açacak ve bağlanacak kadar değil. Gruplara girdi, her zaman öğle yemeği yiyecek birilerini buldu, birkaç geceye katıldı. Yalnız olsa da yalnız kalmaktan sakındı. Her şey hesap ve görüntüden ibaretti. Yataktan gözyaşlarıyla kalkıyordu, çünkü gözlerini açar açmaz önce nehrin sesini duyuyor, bir sonraki saniye ise odasına iki adım mesafedeki çarşafsız yatak gerçeğiyle yüzleşiyordu. O zaman yüreği katılaşıyor, fiziksel olarak sertleştiğini hissediyor, yekpare ve ağır bir bloka dönüşüyor ve o anda ses çıkarmaksızın infilak ediyor ve başlayan günü paramparça edecek binlerce keskin parça etrafa saçılıyordu. Göğsüne dokunuyor ve onun kanamıyor oluşuna her zaman şaşırıyordu. Zorlukla nefes alıyor, ayakları yer karolarında, bedeninin geri kalanı eğilmiş öylece kalıyordu. Bir şekilde ayağa kalkma, çocuğun odasının önünden geçme ve boş küvetle yüzleşme cesareti buluyordu. Lavabonun kenarındaki badem yağı şişesi artık bir işe yaramıyordu.

Nereye giderse gitsin, fiziksel özleme katlanmak zorundaydı. En zoru da buydu. Solgun ve yumuşak dokunuş, yanak yanağa olmak, onun kokusu, saçlarının dokusu ve başıboş dolanan kara gözleri. Onun koltukaltlarından tutup kaldırışı, göğsüne bastırdığı bedeninin teması, boynunda hissettiği nefesi. Portakal çiçeğinin kokusu. Huzurlu hareketsizliği, yaşamasına yardımcı olan ah o tatlı dinginliği. Ayrıca hiç azalmayan, onunla ilgilenip ilgilenmediklerini bilme kaygısıyla da baş etmek gerekiyordu. Üşüdüğünü düşünmek onu dehşete düşürüyordu. O, ağabey, ders çalışırken, servis otobüsünde otururken, incir toplarken, özellikle de o anda, çocuk üşüyor olabilirdi. Bu iki ânın üst üste geliyor oluşuna dayanamıyordu. Buna bir de beceriksiz ellerde hırpalanıyor oluşunun kaygısı ekleniyordu. O zamanlarda genellikle kardeşini örtüyle örttüğü meyve bahçesine gidiyor, yerdeki elmalara bakıyordu. Orada, hatıraların kuytuluğunda öylece dikilmenin hiçbir işe yaramadığını iyi biliyordu, ama elinden bir şey gelmiyordu. Bu onun için deliye dönen yüreğini sakinleştirme yöntemi, çocukla birlikte olmanın bir yoluydu.

Ailesi bir gün onu bir kuzenin düğününe götürdü. Kalabalığı sevmiyordu, özentili kıyafetlerden ve âdet olmuş nezaketten ise hiç hoşlanmıyordu. Ama kendisini nasıl tutacağını biliyordu, üstelik ailesi mutlu görünüyordu. Annesi saçlarını taramıştı, babası annesine doğru eğilmişti ve kadın gülümsüyordu. Çimenlikteki bu yuvarlak masada oturmak, fonda dağlar, bu bir soluklanma ânını andırıyordu. Onun gibi insanlar için bu gibi düğünler adeta bir ateşkesti. Gözleri kız kardeşini aradı, iki ağacın arasındaki jimnastik aletlerinde antrenman yapan sporcuların arasında olduğunu fark etti, o esnada “Sevmek, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne doğru bakmaktır,” gibisinden bir cümlenin yankılandığını işitti. Mikrofondaki şahit tarafından söylenmişti. Her düğün konuşmasında istisnasız söyleniyordu, Saint-Exupéry’ye aitti ve bu cümleyi ne kadar aptalca buluyorsa bir o kadar da nefret ediyordu. Bu bir ekip mantığıydı, çift değil. Sevginin bir amaca benzetildiği dünya nasıl da gülünçtü ve aksine, sevginin diğerinin gözlerinin içinde boğulmak olduğunu anlamamak ne yazıktı, o gözler kör bile olsalar. Kendini yalnız hissetti. Bir an için etrafına baktı. İnsanlar konuşmayı dinliyorlardı. Çocuğun yanında olması için ne isteseler verirdi. Onu çimenlere yatırır ve bakışları kendi gözlerini bulsun diye uğraşırdı. Fransızca öğretmeni onlara Tristan ve İsolde destanını anlatırken hissettiği şoku anımsadı. Ya bu ikisi de “birlikte aynı yöne bakmak” zorunda kalsalardı! Tam anlamıyla birbirlerinde eriyip gitmişlerdi ve yüreği bu âşıklardan yana olsa da matematiği edebiyata tercih ediyordu. Güçlü bir aşk öyle gerektirdiğinde kuralların önemsizliğini çok iyi anlıyordu.

Gönderi yok

Read the original on biryudumkitap.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.