Günaydın. Bir şeyin manen yok olması ne tuhaf. Bir zamanlar her şeyiniz olan bu şeyin, bir insan yahut bir kent yahut bir nesne, bir anda artık yokmuş gibi gelmesi... Fiziken olmayan bir yok oluş. Tüm olanların ve olacak olanların hiçbir kıymeti kalmayan bir yok oluş. Márai bir başka kitabında, “Biliyor musun, iki insanın arasında, birbirine kızgın olmanın da bir değerinin kalmadığı anlar oluyor. Ve bu, çok hazin bir an,” der. Hiç var olmamışçasına, sevgili okur. Ne hazin. Siz yine de kendiniz için daima var olun.
s. 92-94, Çev. Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları
İlk kez Krisztina’nın bütünüyle yanımda olmadığını hissediyor ve uzaklardan, çok uzaklardan, zamanın başlangıcından zeki, hüzünlü bir ses duyuyorum; babamın sesini. Ses senden bahsediyor Konrád. Misafire ilk kez adıyla hitap ediyor, öfkelenmeden, kızmadan, tarafsız ve nazik bir biçimde “ve senin gerçek bir asker olmadığını, başka türlü bir insan olduğunu söylüyor. Bunu anlamıyorum, başka türlülüğün ne anlama geldiğini henüz bilmiyorum. Meselenin daima bu olduğunu, erkekler ve kadınlar, dostlar ve ahbaplar arasında meselenin daima bu insanlığı iki gruba ayıran başka türlülük olduğunu kendime öğretmem uzun zaman ve yalnız geçen saatler alıyor. Bazen dünyada sadece bu iki grubun olduğuna, bütün sınıf farklarının, dünya görüşünün ve güç ilişkilerinin bütün nüanslarının sadece bu başka türlülüğün çeşitlemeleri olduğuna inanıyorum. Nasıl ki tehlike hâlinde ancak aynı kan grubundan insanlar birbirinin yardımına koşabiliyorsa, bir ruh da diğerine ancak o diğeri başka türlü değilse, ikisinin fikirlerin ve inançların ötesindeki en gizli gerçekleri benzerse yardım edebiliyor Orada, Arco’da, eğlencenin sona erdiğini, Krisztina’nın da ‘başka türlü’ olduğunu idrak ettim. Kitap okumayan ama yalnızlığın ve hayatın gerçeği teşhis etmeyi öğrettiği babamın söyledikleri aklıma geldi; evet, bu ikiliği biliyordu, onun da karşısına bir kadın çıkmış, onu çok sevmiş ama yine de yanında yalnız kalmıştı, çünkü ayrı türde insanlardılar, ayrı türde mizaçlar, ayrı türde yaşam ritimleri, çünkü annem de ‘başka türlü’ydü; senin gibi, Krisztina gibi. Ve Arco’da bir şeyi daha idrak ettim. Beni anneme, sana ve Krisztina’ya bağlayan duygu hep aynıydı, aynı özlem, aynı arayış içindeki umut, aynı umutsuz, hazin istek. Çünkü daima “ötekini” severiz, daima onu ararız, hayatın bütün koşullarında ve değişikliklerinde... Bunu biliyor musun? Hayatın en büyük sırrı ve en büyük hediyesi, “aynı türde” iki insanın karşılaşmasıdır. Bu son derece nadir görülür -doğanın hile ve zora başvurarak böyle bir ahengi engellemesinden kaynaklanıyor olmalı-; belki de sebebi, dünyanın yaratılması, hayatın yenilenmesi için birbirini ebediyen arayan, zıt akortlu insanlar arasında oluşan gerilime ihtiyaç olmasıdır. Bilirsin iste, dalgalı akım... Nereye baksan pozitif ve negatif yükler arasında enerji alışverişi. Bu ikiliğin arkasında ne çok umutsuzluk, ne çok kör umut var! Evet, Arco’da babamın sesini duydum ve onun kaderinin bende devam ettiğini, onun türünden olduğumu, annemin, senin ve Krisztina’nın ise karşı kıyıda durduğunuzu anladım, her biriniz farklı bir roldeydi, anne, dost, seven ve sevilen eş; bununla birlikte benim hayatımda aynı rolü oynuyordunuz. Karşı kıyıda, evet, asla varılamayan yerde… İnsan hayatta her şeye erişebilir, dünyadaki ve etrafındaki her şeyi yere yıkabilir, hayat insana her şeyi verebilir, insan hayattan her şeyi alabilir ama başka bir insanın zevklerini, eğilimlerini, ritmini değiştiremez; ona yakın, onun için önemli biri olsa da karşısındakini bütünüyle karakterize eden başka türlülüğünü değiştiremez. Krisztina Arco’da annesinin öldüğü binanın etrafında dönerken bunu ilk kez hissediyorum.”
Başını öne eğip elini alnına dayıyor; çaresiz bir teslim olma jestiyle, insan olmanın temel durumlarına karşı hiçbir zaman bir şey yapamayacağını nihayet anlamış biri gibi.
“Sonra Arco’dan eve döndük ve buradaki hayatımıza başladık.” diyor. “Gerisini biliyorsun. Beni Krisztina’yla sen tanıştırdın. Onun ilgini çektiğine dair hiçbir zaman tek kelime etmedin. Krisztina’yla karşılaşmamız bana hayattaki diğer her şeyden daha yanlış anlamaya kapalı gelmişti. Damarlarında çeşitli kanlar vardı: Alman, İtalyan, Macar. Belki bir damla da Polonyalı, babasının akrabalığından ötürü... Ayrıca tespit ve tasnif edilmesi o kadar zor biriydi ki, sanki hiçbir halk, hiçbir toplumsal tabaka onu bütünüyle kapsayamazdı; sanki doğa bir kereliğine sınıf ve kökenle alakası olmayan, serbest, bağımsız, özgür bir varlık yaratmayı denemişti. Bir hayvan gibiydi: Aldığı özenli eğitim, yatılı kız okulu, babasının kültürlülüğü ve nezaketi sadece onun davranış tarzını şekillendirmişti ama Krisztina iç dünyasında yabani ve zapt edilemezdi. Ona verebildiğim hiçbir şeyin, servetin ve toplumsal statünün gerçekte onun için pek bir değeri yoktu ve onun için esas olan bu içsel bağımsızlıktan, bu özgürlük dürtüsünden, benim onu içine soktuğum dünya uğruna ödün vermek istemiyordu. Gururu da mevkiiyle, kökeniyle, servetiyle, toplumsal konumuyla ya da özel kişisel bir yeteneğiyle gurur duyanlarınkinden başka türlüydü. Krisztina bir miras ve bir zehir gibi kalbinde ve damarlarında yaşayan asil yabanilikle gurur duyuyordu. Bu kadının -tahminen senin de bildiğin gibi- iç dünyası egemendi ve bu, günümüzde çok nadir bulunan bir şey; iç dünyası egemen insanlara hem erkekler hem de kadınlar arasında nadiren rastlanıyor. Belli ki bu bir köken ya da toplumsal konum meselesi değil. Onu küstürmek imkânsızdı, hiçbir durumda geri adım atmıyor, hiçbir tür kısıtlamaya gelemiyordu. Ayrıca kadınlarda nadir görülen bir şeyi daha vardı: İçsel insani mertebesinin ona verdiği sorumluluğu biliyordu. Hatırlıyor musun -evet, kesinlikle hatırlıyorsun-, ilk karşılaşmamızda babasının notalarının büyük masada durduğu odadaydık: Krisztina içeri girdi ve küçük oda ışıkla doldu.
Gönderi yok

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.