meğer ben feministmişim kitabımı yazarken şu sözü bir kenara not etmiş ancak kitaba almamıştım:
“her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözü bir madalyonsa eğer, o madalyonun öbür yüzünde şöyle bir söz yer alıyor:
“başarılı olmak isteyen birçok kadının arkasında, önünde, yanında yöresinde ama en çok da sırtında, asılması gereken çamaşırlar, bakılması gereken çocuklar, yapılması gereken yemekler ve daha nice #görünmeyenevişleri vardır.”
geçenlerde, hakkımda bundan birkaç sene önce ekşisözlük’e yazılan bir entry’le tekrar karşılaşınca bu notu hatırlayıp bilgisayarımın derinliklerinden çıkardım.
aslında bahsi geçen entry’den yola çıkarak daha önce başka bir yazı yazmış ve sonra yoluma devam etmiştim. ama sonra karşıma şu yazı çıktı: “why do we guilt feminist thinkers for charging for their work”? - “feminist düşünürler emeklerinin karşılığını istediğinde neden onları suçlu hissettiriyoruz?”
o yazıda şöyle diyordu:
“feminizm, bazı kadınların —tıpkı erkeklerin her zaman yapabildiği gibi— düşünmeyi ve yazmayı tam zamanlı bir iş olarak sürdürebildiği bir dünya talep eder. ataerkilliğin inşa ettiği kusurlu dünyaya yönelik feminist eleştirimizin iyi araştırılmış, derinlemesine incelenmiş ve kapsamlı olması gerekir. bunu ancak feminist düşünürlerin, erkeklerin tarih boyunca sahip olduğu düşünme zamanına aynı ölçüde erişebildiği bir durumda başarabiliriz.” 1
bu ekşisözlük entry’sine işte o zaman geri döndüm. o da şöyle diyordu:
bana yöneltilmiş gibi görünen bu yorum, aslında genele yayılmış bir bakış açısını temsil ediyor: bir kadının sözünün ve düşüncesinin, ancak belirli ekonomik eşikleri geçmesi halinde kabul edilebilir sayılması.
bu bakış açısına göre, feminist söylem üreten bir kadının ciddiye alınabilmesi için “evi geçindirecek kadar” para kazanması gerekiyor. eğer maddi özgürlüğü yoksa kadın sırtını ya kocasına ya da babasına yaslıyor ve bu durumda feminizme dair bir şey söylemeye hakkı yok.
ancak burada önemli bir aldatmaca var. kadınlar düşünce üretimi ve söz söyleme alanına zaten erkeklerle aynı yerden başlamıyor. düşünce üretebilmek için gereken zaman, para, mekan, odaklanma imkânı gibi ihtiyaçlar, bir kadınla bir erkek arasında eşit dağılmıyor.
arlie hochschild, 1989’da yazdığı the second shift (ikinci vardiya) adlı kitabında, iş ortamında başarılı olmak isteyen kadınlara neye ihtiyaçları olduğunu sorar. “evde bir karım olmasına” der kadınlar. iş yerleri çocuksuz (ya da bakım emeği evdeki eşleri tarafından üstlenilen) erkekler için düzenlenmiştir çünkü.
bundan 17 sene önce bugünlerde blog yazmaya başladım.
anneliğin henüz konuşulmadığı bir dönemde başlattığım blogum, markaların da dikkatini çekmeye başlayınca sponsorlarım da oldu, reklamlar da aldım.
bu süreçte iki kitap yazdım, iki de kitap çevirdim.
altı yıl boyunca yüzlerce kadını bir araya getiren, kurumsal sponsorların desteklediği bir etkinliğe imza attım.
ama hiçbir zaman “evi geçindirecek kadar para” kazanmadım.
bunun birçok sebebi olmuş olabilir: belki yazdıklarım yeterince iyi değildi;
belki sponsorlar konusunda fazla seçiciydim; belki “yeterince ticari düşünmedim,” …
ama asıl sebebi şuydu:
yazmaya ve söylem üretmeye, ancak ev içindeki yüklerden arta kalan zamanlarda vakit ayırabildim.
bu, tek çocuğuma tek başıma bakarken de böyleydi, üç çocuğum olup evde yardımcımız varken de... çünkü çocuğumuz olacağını anladığımız zaman eşimle aldığımız bir karara göre, birimiz evde kalıp çocuğumuzla ilgilenecek, diğerimiz dışarıda çalışıp para kazanacaktı. evde kalacak olan —anne olduğum için— bendim.
o zamanlar adil olduğunu düşündüğümüz bu anlaşma, benim feminizm yolculuğumun da başlangıç noktası oldu.
şu son bir senede, çocukların biraz daha büyüyüp, birinin evden ayrılıp, babalarının da evde daha fazla vakit geçirdiği bir düzene geçince ben de daha fazla üretebilmeye niyetlendim.
yine de, ev içindeki rolleri değişmeye başladığımız bu süreçte, doğan’ın odaya kapanıp işine odaklanması kadar kolay olmadı benim üretimim.
ve mesele sadece bakım emeği de değildi.
“feminist düşünürleri neden suçlu hissettirdiğimizi” soran yukarıdaki yazıya göre;
“aslında kadınların yaptıkları iş için ücret alması gerektiğine inanmıyoruz; hele düşünmeleri için para ödenmesi bize özellikle kabul edilemez geliyor. kadınlara feminizm ya da toplumsal değişim üzerine düşündükleri için ödeme yapmaksa daha da rahatsız edici bulunuyor.
nedense, emeği karşılığında ücret talep ettiği için hedef alınanlar hep kadınlar oluyor. ücret isteme konusunda ikilem yaşayanlar, burslar sunanlar, açıklamalar yapmak zorunda hissedenler ve bazen baskıya boyun eğip tamamen ücretsiz çalışmaya başlayanlar da yine kadınlar.”2
daha bağımsız ve sürdürülebilir bir gelir modeli kurabilmeme fırsat veren, okurların yazarları doğrudan finanse edebildiği substack’e taşındıktan bir süre sonra bazı yazılarımı ücretlendirmeye başladım. bu sırada yukarıda bahsedilen her şeyi ve daha fazlasını yaptım:
ücret isteme konusunda ikilem yaşadım (substack’in önerdiği standart üyelik ücreti aylık 7 dolar olmasına rağmen ben aylık 3 dolar olarak belirledim.)
burs imkânı sundum (öğrencilere ve bekâr annelere ücretsiz kontenjan ayırdım)
bir tek ne yapmadım, biliyor musunuz?
emeğimin değerinin gerçekte ne olduğunu, bu değeri neden hep küçültme ihtiyacı hissettiğimi ve bu kararın kimin bakış açısına göre şekillendiğini kendime sormadım.
oysa benim kendime sormadığım soruları, başkaları çoktan yanıtlamıştı. “evi geçindirecek kadar para kazanmıyorsam” kendime “yazar” diyemeyeceğimden tut, ev içi emeğin görünmezliği konusunda sesimi dahi çıkarmamam gerektiğini karara bağlamıştı.
ve bu, bir tek benim başıma gelen bir şey değil.
“suçluluk ve kendini suçlama, neredeyse salgın halinde bir kadın sorunudur”
der harriet lerner öfke dansı’nda.
görüyor ve arttırıyorum: emeğine değer biçmemek de öyledir.
yok, aslında kadın sorunu değildir. “kadın sorunu, bir erkek sorunudur” diyor fatmagül (berktay) hoca. bu da öyledir.
bu hafta blog yazmaya başlamamın 17. senesini kutluyorum. 17 sene önce bugünlerde, bilgisayarımı kucağıma aldım (çünkü kendime ait bir masam yoktu) ve yazmaya başladım.
bu 17 yıl boyunca yazdıklarımı okuyan, yorumlarıyla katkıda bulunan, itirazlarıyla bakış açımı genişleten, bazen sessizce yanımda duran, benimle birlikte büyüyen ve beni büyüten herkese teşekkür ederim.
ben hâlâ öğrenmeye devam ediyorum.
evet, hâlâ yazarak “evi geçindirecek kadar” para kazanmıyorum. kadınların fikir ve düşünce üretiminin erkeklerinki kadar desteklenmediği bir dünyada belki de hiçbir zaman kazanmayacağım.
ama hep yazacağım, hep konuşacağım.
bunu yaparken kocama mı güveneceğim, babama mı?
insanların değişebildiği, ilişkilerin dönüşebildiği bir dünyada sırtımı “hık” diye gidebilecek (!) ya da benim “hık” diye gidebileceğim bir ilişkideki kocama mı yaslayacağım, yoksa bu ülkenin en kırılgan gruplarından birinden olan emekli babamı mı?
benim başka bir fikrim var.
öncelikle, yazdıklarımı okuyan ve çoğaltanlara, en çok da üretimimi destekleyenlere yaslanacağım, ki çok büyük bir çoğunluğu kadın:
ama bu soruyu en çok, kendisine gücenmiş olsam da nokta atışı tespitleriyle birçok duyguyu yakalayabilen bir adamın sözleriyle yanıtlamak istiyorum. ne de olsa onun düşünce üretecek bol bol zamanı vardı!
“benim bütün umudum kendimde.”3
başıbozuklar okur destekli bir platform. yazılarımı posta kutunuza ücretsiz olarak almak için üye olabilir, içeriklerimin bağımsız ve sürdürülebilir olmasına katkıda bulunmak isterseniz siz de destekçi olabilirsiniz:
aynı yazıdan.


Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.