galatasaray’ın 14 yıl sonra yeniden şampiyon olduğu 7 haziran 1987 pazar günü, benim de ilkokul mezuniyetim vardı. yemeğe gitmek için hazırlanırken mersin’deki evimizin balkonundan caddede konvoy olmuş arabaları seyredip o coşkuya kapıldığımı hatırlıyorum.
babam oldum olası beşiktaşlı oldu, ama iki kızı olmasından mütevellit, futbol, bizimle paylaştığı bir şey olmadı. o zamanlardaki galatasaraylılığım, biraz galatasaray’ın o yıllarda yükselen yıldız olması, biraz da ilkokulda âşık olduğum çocuğun koyu galatasaraylı olmasından kaynaklanmış olsa gerek.
futbola dair ilk şokumu, bir başka koyu galatasaraylı olan eşime “fenerbahçe bir yurtdışı takımıyla oynasa fenerbahçe’yi tutarsın, değil mi?” diye sorduğumda “tabii ki hayır!” yanıtını alınca yaşadım. nasıl yani, hani biz bir ve beraberdik? lig içindeki rekabet, milli duyguların önüne mi geçiyordu yani??? yıllar içinde galatasaray’a ve genel olarak futbola olan ilgim giderek azaldı ve sonunda kendimi artık sadece “eş durumundan galatasaraylı” olarak tarif etmeye başladım. “bizim bey” mutlu olsun, yeterdi, kimin ne yaptığı pek umurumda değildi. artık adını koyamasam da erkek futbolunun toksikliğine uyanmış; takımların birbirlerine “geçirmeli” rekabetlerine, taraftarın sikmeli sokmalı küfürlerinin kol gezdiği maçlara karşı ilgimi kaybetmiştim.
futboldan sıdkımın sıyrılması ise, fenerbahçe’nin kadıköy’deki bir maçını “seyircisiz” oynama cezası aldığı güne denk gelir. futbol federasyonu, seyircisiz oynanması gereken bu maça sonradan kadınların ve çocukların ücretsiz alınmasına izin vermiş, böylelikle kadınların değil futbol seyircisi, insan bile sayılmadığı mesajını vermekten çekinmemişti.
peki sonra ne olmuştu? içimden “umarım stad bomboş kalır” diye geçirmeme rağmen onbinlerce kadın tribünleri doldurmuş, ertesi gün medya bunu “kadıköy’de rengârenk görüntüler” diyerek anlatmış, tribünleri “çiçek bahçesi”ne benzetmişti.
ülke içindeki futbola bu kadar antipati beslerken, dünya kupası’na olan ilgim çok değişmedi. futbolun heyecanını yansıtan, her an her şeyin olabileceği, adını bile duymadığımız ülkelerin “underdog” takımlarının mucizeler yaratabileceği bu turnuvayı izlemekten keyif aldım hep.
dünya kupası da bizi görecek mi? (görmedi)
2002 dünya kupası sırasında amerika’da yaşıyorduk. o zamanlar sosyal medya yoktu, ama arkadaşlarımızla toplanıp duvara yansıttığımız maçı izlerken türkiye’deki sevdiklerimizin heyecanına ortak olduğumuzu biliyorduk.
türkiye’nin 24 yıl sonra dünya kupası’na katılacak olması, benim için sadece “yine, yeniden benzer duygular yaşar mıyız?” diye beklediğimden değil, üç oğlumdan futbola ilgi duyan sonuncusunun ilk dünya kupası olacağı için de önemliydi. günler öncesinden sabahları uyanmak üzere planlarımızı yaptık; babasıyla fikstür çıkarıp tahminler yaptılar, saatlerimizi kurduk ve bir pazar sabahı saat 7’de avusturya maçını izlemek için ekran karşısına geçtik. sonuç: en “futboldan anlamayan” insanın bile geçer not veremeyeceği, takımın isteksiz, heyecansız, sanki zorla oynuyorlarmış gibi geçirdiği bir 90 dakika.
“olur öyle” deyip bir hafta sonrasındaki paraguay maçı için bir saat daha erken, 6’da uyandık bu kez. sonuç: birinci dakikada gol yediğimiz, karşı takımın 10 kişi oynadığı ikinci 45 dakika boyunca golü bulamadığımız, aynı isteksizlik, aynı heyecansızlık, aynı durgunlukla sona eren bir maç.
takip eden amerika maçı için uyanmadığımızı söylememe gerek yoktur sanırım. taraftarın eleştirisini suç sayan yöneticiler, her şeyi nasibe bağlayan teknik direktörler, hesap vermek yerine geçmiş başarılarını hatırlatan kaptanlar bunu imkânsız hale getirmişti artık. evet, iyi oynamışız, evet, kazanmışız, evet, arda güler’in maç sonrası sorumluluk aldığı açıklamaları takdir edilesiydi ama ingilizce’de çok güzel bir söz vardır bunun için: “too little, too late.” (çok az, çok geç.)
dünya kupası’nın birleştirici gücü my ass
bu sene dünya kupası’nı izlemek kadar, belki de daha fazla, dünya kupası hakkında yazılan yazıları okumaktan keyif alıyorum. onur özgen’in “iki dünya kupası arasında insan neredeyse bambaşka birine dönüşür” dediği yazısını, elif key’in, bu sene yaşadığımız hezeyanın sadece oyundan ibaret olmadığını, içinde çok daha derin anlamlar taşıdığını anlattığı yazısını, birinin uzaktan, birinin tam içinden bakarak bu turnuvanın arkasındaki hikâyeleri döktüğü diğer yazılarını okumalara doyamıyorum.
bu hikâyeleri kendi gördüklerimle birleştirdiğimde, yani iran milli takımı’nın her maçtan sonra dinlenemeden meksika’daki otellerine gittiğini, yeşil burun adaları’nın kalecisi vouzinha’nın annesinin vize parasını denkleştiremediği için oğlunun harikalar yarattığı ispanya maçına gelemediğini, final maçını yönetecek olan somali’li hakeme vize verilmediğini, hemen her takımda kadına yönelik taciz/tecavüz/şiddet iddialarıyla gündeme gelen, bazıları yargılanmaya devam eden oyuncuların olduğunu…görünce, futbolun hayatın ta kendisi olduğu görüşüne bir kez daha katılıyorum.
bir ihtimal daha var: voleybol
belki de bu yüzden ben voleybol kadınıyım1.
hayattaki her türlü pislik, futbolun içinde de vücut buluyor. sömüren ülkelerin sömürülen ülkelere uyguladığı adaletsizlik, paranın her kapıyı açtığı türlü çeşit entrikalar, erkek şiddetinin en çirkin yüzü o futbol sahasında karşımıza çıkıyor.
ama voleybol öyle değil. futbol endüstrisinin yanında, voleybola ayrılan bütçeler devede kulak kaldıkça da olmayacak.
paraguay maçında rezil olduğumuz günün akşamında, a milli kadın voleybol takımı’nın, vnl turnuvasının ankara’da oynanan ikinci ayağında almanya’yla maçı vardı. 2-0 yenik düştüğümüz maçta, 3-2 galip geldik. ha, gelemeyebilirdik, neticede bize topun yuvarlak olduğu ve sonunda hep almanların kazandığı öğretildi — ama öyle olmadı. olsaydı da, kadınlar mücadeleleriyle koca bir “helal olsun”u hak etmişlerdi.
voleybol benim tutkumdu lisedeyken. ortaokulda, oldukça ilerlettiğim piyano derslerimle voleybol arasında seçim yapmam gerektiğinde, bir kere bile düşünmeden voleybolu seçmiştim. türkiye’nin en iyi özel okullarından birinde okuyor olmama rağmen, okul tüm yatırımını erkek basketbol takımına yaptığından, formalardan antrenman ulaşım masraflarına, turnuvalardan dizliklere kadar her şeyi kendimiz karşılardık. taşradaki bir okulda başlayan voleybol hayalim aynı okulda sonlandı; mezun olduktan sonra voleybol kariyerim (!) başlamadan bitti.
voleybola izleyici olarak merak salmamda, kadın voleybolunun üst üste aldığı başarıların etkisi oldu kuşkusuz. erkeklerin domine ettiği sporlara yapılan yatırımların çok daha azıyla, kadınlar harikalar yaratıyor ve bunu izlemek müthiş tatmin edici. bu senenin sonuna doğru sadece milli maçları değil, lig maçlarını da yakından takip etmeye başladım ve artık anladım: ben voleybol kadınıyım.
voleybol maçlarını izlerken, yarım bıraktığım hayallerim yeniden canlanıyor. olmuş olana üzülmek yerine, başka zamanda, başka yerde doğmuş olsaydım neler olabileceğini hayal ediyorum. iyi smaç vuramadığım için pasördüm ben, bu yüzden cansu özbay’la ve elif şahin’le özdeşlik kuruyorum. ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanların elinde, iyi imkânlarla çalıştırılsaydım bir yaprak erkek, bir ilkin aydın da olabilirdim belki, kim bilir? o zamanlar libero diye bir pozisyon yoktu ama belki de bir gizem örge? hayal etmesi bedava.
bu yaz voleybol açısından çok doyurucu geçiyor. iki haftalık aradan sonra 8 temmuz’da kadınlar japonya’da vnl turnuvasının üçüncü ayağına çıkacaklar (ve sabah 6’da uyanmaktan hiç gocunmayacağım.) erkekler uzun zamandır sabrederek tırmanmaya başladıkları başarı basamağını zorlamaya devam edecekler. her iki takım ağustos sonundaki avrupa şampiyonası’nda iddialı olmak istiyor ve neden olmasın? (allahım sen kadınların maçlarından en az birini yerinde seyretmeyi nasip et yarebbim.)
dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa
voleybol, kadınlara alan açıldığında neler yapabileceklerini gösteriyor. kadın oyuncuların cinsel yönelimleri ya da muhalif siyasi duruşları yüzünden hedefe konulması, islamcı erkekler tarafından “baldırı çıplak” denilerek reislerine şikâyet edilmeleri tek bir gerçeğe işaret ediyor: kadınlar özgür olduğunda dünyanın yerinden oynayacağına. tam olarak bundan korkuyorlar zaten.
oysa voleybolcu kadınların başarısı, erkek takımına da sirayet ediyor. kadınlar yükseldikçe, erkeklerin oyunları da dikkat çekmeye başlıyor. kendimden biliyorum: kadın voleyboluna duyduğum tutku seviyesine yaklaşan bu ilgi, yakın zamana kadar geri planda kalan, özellikle son vnl turnuvasında gösterdiği performansla beğeni toplayan a milli erkek takımı’nın maçlarına da kaydı. ancak yalan yok, onlara karşı temkinli yaklaşıyorum. servis kaçırınca “mına koyim” diyen, sayı alınca yedek kulübesinden bozkurt işareti yapan erkek oyuncular — gözüm üzerinizde.
voleybol, feminizmin en temel gerçeğini ortaya koyuyor: kadınlar özgür olduğunda, kadınlar başarılı olduğunda, kadınlar eşit olduğunda bundan erkekler de faydalanıyor.
bu yüzden, futbol yaşadığımız hayatın kendisi olabilir ancak voleybol, yaşayabileceğimiz o güzel hayatın umut veren bir fragmanı.
başıbozuklar okur destekli bir platform. yazılarımı posta kutunuza ücretsiz olarak almak için üye olabilir, içeriklerimin bağımsız ve sürdürülebilir olmasına katkıda bulunmak isterseniz siz de destekçi olabilirsiniz.
seda sayan “ben çorap kadınıyım. sen seversin, sevmezsin, beni ilgilendirmez. çorap bir kültürdür” derken, bu sözün hayatın her alanına uygulanabileceğini biliyor muydu acaba?

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.