“insan, dünyaya anne ve babasının çocuğu olarak gelmez; onların yarım kalmış hayatlarının hafızası olarak gelir.”
insan bazen doğduğu evi yıllar sonra terk ediyor ama o ev, ondan hiç çıkmıyor.
o evin içindeki görünmez hayaletleri, annemizin hiç kuramadığı cümleleri, babamızın yutkunduğu o öfkeleri de sırtımızda gezdiriyoruz.
hepimiz bir yarışa başladığımızı sanıyoruz ama kimse bize yarış pistinin daha biz doğmadan, anne ve babamızın kendi çocukluk yaralarıyla asfaltlandığını söylemiyor.
bazıları o pistte arkasından rüzgarı alarak koşuyor çünkü evinde koşulsuz bir şefkat görmüş, ne yaparsa yapsın "sen varsın ve değerlisin" hissiyle büyütülmüş.
bazıları ise daha ilk adımda ayağına batan kırık camları temizlemekle harcıyor ömrünü. en acısı da o camları oraya en çok sevdikleri, onları korumakla görevli olanlar dökmüş oluyor.
biz bu dünyaya birer boş levha olarak gelmiyoruz. annemizin kendi annesinden alamadığı o onaylanma açlığı, bugün bizim her başarının ardından hissettiğimiz “hala yeterli değilim, daha ne yapmam gerek?” şeklinde bir korkunç boşluğa dönüşüyor.
ne yaparsan yap, hangi zirveye çıkarsan çık, içindeki o çocuk her seferinde arkasına dönüp evdeki o sessiz mahkemeden bir takdir bekliyor.
o mahkemenin hakimleri ise kendi hayatlarının hayal kırıklıklarıyla o kadar meşgul ki, senin getirdiğin madalyaları göremiyorlar bile.
kendi yaşanamamışlıklarını, kendi kısıtlanmış hayallerini senin o gencecik omuzlarına yükleyiveriyorlar fark etmeden. sen de zannediyorsun ki bu suçluluk duygusu senin yetersizliğinden. hayır, değil. o sadece sana miras kalan, faturası sana kesilmiş eski bir borç.
kendi hayatını yaşayamamış bir kadının kızı olmak, ömrün boyunca gizli bir borçluluk duygusuyla yaşamak demek. bir şeyleri başardığında bile içinde o buruk tadı taşımak, “ben mutluyum ama o evde mutsuz biri var” suçluluğuyla kendi neşeni baltalamak demek.
avrupa'daki akranlarımıza bakıp imrenerek izlediğimiz o hafifliğin sebebi de tam olarak bu bağların ağırlığı. bizde aile bağları kutsal bir zırh gibi sunulur ama o zırhın bizi içeriden nasıl boğduğunu, nefessiz bıraktığını kimse konuşmaz.
orada gençler belirli bir yaştan sonra kendi yollarını çizerken geçmişin hayaletlerini bu kadar arkalarında taşımıyorlar. biz ise evlensek de, kilometrelerce uzağa taşınsak da, kendi evimizi kurup kendi ekmeğimizi kazansak da o görünmez göbek bağından kurtulamıyoruz.
kader dediğimiz şeyin büyük bir kısmı, çocukken bize ezberletilen hayatın ta kendisi. çünkü insan en çok tanıdığı acıyı tekrar ediyor. tanımadığı mutluluk ise ona yabancı geliyor.
o yüzden bazılarımız huzur karşısında bile tedirgin oluyor. çünkü huzur tanıdık değil. çocukken bir evde sevgi, sessizlikten hemen sonra gelen fırtınaysa, yetişkin olduğunda da her güzel günün ardından kötü bir şey olmasını bekliyorsun. hayat sana bunu öğretmedi. ev öğretti.
en çok da şu cümleyi duyuyorum arkadaşlarımdan. “kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum.” belki de ait olmayı hiç öğrenmediler. çünkü ait olmak, sadece aynı evde yaşamak değildir.
ait olmak, varlığının o evde yük oluşturmaması demektir. çocuk eve girdiğinde “geldin mi?” diye bakılan bir yerde başka büyür. “niye geldin?” bakışıyla karşılanan yerde başka. iki bakış arasında yıllarca terapiye konu olacak kadar büyük bir mesafe vardır.
insanın ihtiyacı kusursuz ebeveyn değildi. ihtiyacı, korktuğunda sığınabileceği kadar güvenli bir limandı. biz ise çoğu zaman limanın kendisinden korkarak büyüdük.
dışarıdaki dünya tehlikeli değildi sadece. ev de öyleydi. böyle olunca insanın sinir sistemi hiçbir zaman dinlenemiyor. hep nöbette. hep tetikte. hep bir sonraki değişimi bekliyor.
annesi yıllarca “aman dikkat et” diyerek yaşayan biri, dünyayı fırsatlarla değil tehlikelerle dolu görüyor. babası herkesten şüphe eden biri olan çocuk, iyi niyetli insanlarla karşılaşınca bile rahat edemiyor. çünkü güven, öğretilen bir şey. tıpkı güvensizlik gibi.
jung’un “gölge” dediği şey belki de biraz buydu. reddettiğimiz taraflarımız değil sadece. annemizin sustuğu yerler. babamızın öfkesi. dedemizin korkuları. anneannemizin yarım kalmış hayatı. hepsi biraz bizim gölgemize karışıyor.
ve biz bunların hangisinin bize ait olduğunu ayırt edemiyoruz. ben bazen insanların anne babalarına kızarken aslında zamana kızdıklarını düşünüyorum. çünkü hiçbir çocuk sadece bugünkü anne ve babasıyla büyümüyor. onların çocuklukları da aynı masada oturuyor.
annen konuşurken bazen aslında kendi annesi konuşuyor. baban sana kızarken bazen yıllar önce susturulmuş küçük bir çocuk bağırıyor. kuşaklar bazen kanla değil, cümlelerle aktarılıyor.
bazılarımız çocuk olmadı hiçbir zaman. sadece küçük yaşta ebeveyn oldu. ailenin en uslusu, en olgunu, en anlayışlısı, kimsenin sorun çıkarmayan çocuğu.
dışarıdan bakınca ne kadar övülen sıfatlar. oysa bunların çoğu, çocukluğunu yaşayamamış insanların madalyaları.
çocuk dediğin biraz bencil olur. biraz gürültü yapar. biraz hata yapar. biraz can sıkar. ama bazı çocuklar bunların hiçbirini yapamaz. çünkü ev zaten yeterince gergindir. bir de onlar yük olmak istemez.
sonra yıllar geçer. aynı insanlar arkadaş grubunda herkesin doğum gününü hatırlar ama kimse onların doğum gününü unutunca “önemli değil.” der. ilişkilerinde hep anlayan taraf olurlar. bir gün tükenirler. ama neden tükendiklerini anlayamazlar.
insan kendini tanıdığını sanıyor. oysa tanıdığı şey sadece verdiği hayatta kalma tepkileri.
bir gün biri sana gerçekten değer verdiğinde inanmakta zorlanıyorsun. çünkü değer görmek sana yabancı. bir gün hata yaptığında dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyorsun. çünkü çocukken hata yapmak sevginin kesilmesi demekti. bir gün biri seni eleştirdiğinde günlerce kendine gelemiyorsun. çünkü zihnin o eleştiriyi bugüne değil, yıllar öncesine bağlıyor.
insan hayatı boyunca kendisini iyileştirmeye çalışır ama aslında iyileştirmeye çalıştığı şey hiçbir zaman bugünkü kendisi değildir. o, yıllardır içinde sessizce oturan o küçük çocuktur. hala kapının açılmasını bekleyen, seninle gurur duyuyorum cümlesini hiç duymamış olan, yaptığı resmi gösterecek bir yüz arayan...
insanı asıl tüketen, çocukluğunda olanların bittiğini sanıp yetişkinliğinde onlarla yaşamaya devam etmesidir. çünkü zaman geçiyor ama bazı duyguların takvimi yok. beden yaş alıyor, ev değişiyor, şehir değişiyor, insanların isimleri değişiyor ama bazı hisler ilk bırakıldıkları yaşta beklemeye devam ediyor.
“insan çözmediği sorunlarla karşılaşmayı kader zanneder.” belki de bu yüzden bazı insanlar hep aynı karakterde insanlara aşık oluyor. aynı şekilde incitiliyor. aynı yerden hayal kırıklığı yaşıyor. aynı cümleleri duyuyor.
çünkü bilinçdışı tanıdık olanı güvenli sanıyor. çocukken sevgi buysa, zihin yıllar sonra yine onu arıyor. acı bile olsa. çünkü tanıdık.
insan bazen özgürlüğünden değil, tanıdıklığından vazgeçemiyor. bu yüzden değişmek bu kadar zor. çünkü değişmek sadece yeni bir hayat kurmak değil. eski hayatın doğru sandığın bütün kurallarını sorgulamak.
belki de ilk defa annen gibi düşünmemek. ilk defa baban gibi susmamak. ilk defa ailende kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmak. ve bunun suçluluğunu taşımak.
çünkü bazı ailelerde mutlu olmak bile ihanet gibi hissediliyor. özellikle de evde mutsuz insanlar varsa. kendine yeni bir şey aldığında suçlu hissediyorsun. başarılı olduğunda ilk hissettiğin gurur değil. mahcubiyet.
çünkü evde birileri hala başaramamışken senin başarman bile sessiz bir vicdan yüküne dönüşüyor. kuşak travması bazen tam olarak budur. kimse sana zincir vurmaz. ama sen yürürken sürekli arkana bakarsın.
“daha anlayışlı bir babam olsaydı nasıl biri olurdum?” “annem kendini biraz daha sevebilseydi ben bugün kendimi sevebilir miydim?” “evde kavga yerine ilgi olsaydı acaba bugün hayattan bu kadar çekinir miydim?”
bunların hiçbir cevabı yok. yas dediğimiz şey sadece kaybettiğimiz insanlara tutulmuyor. hiç yaşayamadığımız ihtimallere de yas tutuluyor.
insan bazen hiç sahip olmadığı bir çocukluğun yasını tutuyor. çünkü kaybettiğimiz şeyi biliriz. ama hiç sahip olmadığımız şeyi tarif bile edemeyiz.
ve bütün bunları yazarken anne ve babamızı yargılamak istemiyorum. çünkü insan büyüdükçe anlıyor, hiçbir anne ya da baba sabah uyanıp “bugün çocuğumun hayatını zorlaştırayım” diye düşünmüyor.
çoğu, sadece kendi bildiği kadarını verebiliyor. insan ancak elindeki su kadarını uzatabiliyor. içi yıllarca susuz kalmış birinden okyanus beklemek belki de en büyük haksızlık.
annemiz de bu dünyaya ilk kez geldi. babamız da. onlar da birilerinin çocuğuydu önce. onlar da kendi evlerinin sessizliklerini, korkularını, eksikliklerini taşıyarak büyüdüler.
sonra kendi hayallerini gerçekleştiremeden anne baba oldular. belki kimse onlara nasıl sevileceğini öğretmedi. belki kimse onlara özür dilemeyi göstermedi. belki onlar da hayatları boyunca sadece hayatta kalmaya çalıştılar. bunu anlıyorum. ama anlamakla taşımak aynı şey değil.
bazıları birini anlamaya başladığında onun yükünü de taşımak zorunda olduğunu sanıyor. oysa empatiyle fedakarlık arasında görünmeyen ama hayati bir çizgi var.
annenin neden mutsuz olduğunu anlayabilirsin. babanın neden öfkeli bir adam olduğunu da anlayabilirsin. ama onların yaralarını ömrün boyunca sırtında taşımak zorunda değilsin.
sırf o döngü kırılsın diye, sırf kendimize ait bir nefes alanı açabilmek için o insanları affetmeliyiz. bu, onların yaptıklarını haklı çıkarmak ya da onlara sarılıp her şeyi unutmak demek değil.
bu, sırtındaki o ağır küfeyi yolun kenarına bırakıp yürümeye tek başına devam etme kararı. çünkü o nefreti, o kırgınlığı besledikçe, fark etmeden tıpkı onlar gibi oluyorsun.
şu an yaşadığın, her gün içinde boğulduğun o kaygılı hayat, geçmişte sana öğretilen o yanlış ezberlerin bir sonucu. ama yarın yaşayacağın hayatı, şu an o ezberleri bozma cesaretin belirleyecek.
evet, coğrafya ve doğduğun ev bir kaderdi; senin sınırlarını, korkularını, duvarlarını onlar çizdi. ama o duvarların rengini değiştirmek, hatta gerekirse o evi tamamen yıkıp küllerinden yeni bir hayat inşa etmek senin elinde.
o evde sana verilen eksik sevgiyi dünyadaki herkesten talep etmeyi bıraktığında, kendi yarana kendin üflemeyi öğrendiğinde özgürleşeceksin.
“insan, anne ve babasının hikayesiyle doğar; ama bütün ömrünü, o hikayenin son cümlesi olmamak için yaşar.”
Gönderi yok

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.