Neden entelektüel günahlar belirli bir ideolojik kesimce sineye çekiliyor? Bir entelektüelin “günahı” neden sıradan birinin hatası gibi çarpmıyor göze? Neden bir akademisyenin, bir yazarın ya da bir fikir işçisinin etik dışı görülen bir davranışı, sanki o kişinin dehasının kaçınılmaz bir yan etkisiymiş gibi rasyonalize ediliyor? Böyle soruların sanıyorum ki önemli bir bölümü, Pierre Bourdieu’nün hayatını adadığı “iktidarın simgesel düzenle incelikli işleyişi” meselesiyle doğrudan ilişkili; çünkü kültürel metaların dolaşımı, kültürel yeniden üretim mekanizmaları ve simgesel sermayenin birikimi bizzat iktidarın açık zoru dolayımıyla değil, meşruiyet, beğeni, yetkinlik ve ayrım üzerinden işlerlik kazanır. Toplumsal hiyerarşinin en görünmez ama en sek mekanizması nasıl cereyan ediyor peki?
Bourdieu, Pratik Nedenler (Raisons pratiques, 1994) kitabında bir kişinin sahip olduğu prestij ve tanınmışlığın aslında bir kredi olduğundan bahseder. Entelektüel (aydın, münevver, mütefekkir gibi sosyolojik ve tarihsel nüanslara ayrıca girmeyeceğim şimdilik), yıllar boyu biriktirdiği kültürel sermayeyi (bilgi, diploma, eserler gibi) toplumsal bir krediye, yani emniyete, imtiyaza dönüştürdüğünde artık elinde yalnız bilgi yoktur; onun bedenleştiği bir de dokunulmazlık kalkanı vardır. Bu kişi bir hata yaptığında toplum onun hesabına bakar. Hesabı o kadar kabarıktır ki yaptığı günah bu koca sermayenin içinde küçük bir masraf kalemine dönüşür. Yani bizler (ki “biz olanlar” asla o kadar da edilgen bir grup değiliz), entelektüelin fikrine duyduğumuz hayranlığı, onun karakterine açılmış bir açık çek gibi kullanmasına izin veririz.
Simgesel Mallar Piyasası (Le marché des biens symboliques, 1971) metninde Bourdieu ayrıca kültürel üretim alanından söz eder; bu zat-ı muhteremlere bir tür otonominin tanındığı bir alandır burası… Entelektüeller kendi aralarında bir oyun oynarlar ve bu oyunun kurallarını yine kendileri koyarlar. Bourdieu’ye göre, bir alan ne kadar özerkse (yani dışarıdan, siyasetten veya paradan ne kadar bağımsız görünüyorsa) kendi içindeki günahkarları koruma refleksi o kadar artar. Bir entelektüel skandal patlak verdiğinde, o alanın diğer oyuncuları (meslektaşları, eleştirmenler) konuyu ahlaki bir zeminden hemen teorik bir zemine çekerek rıza üretmeye başlarlar. Evet, yaptığı etik dışı ama yazdığı metinlerin derinliğine, bıraktığı kültürel mirasa argümanları gazete köşelerinde, sosyal medyada, bloglarda, televizyonlarda gırla eder; ama aslında o alanın kendi prestijini koruma çabasıdır burada olan. Çünkü o entelektüelin düşmesi, o alanın temsil ettiği kutsallığın lekelenmesi demektir. Augustinusçu anlamda söylersek bu lekelenme, kendini neredeyse dokunulmaz bir düzen olarak kuran bir alanın aşkınlık iddiasını yitirerek yeniden saeculumun, yani tarihsel ve dünyevi olanın koşulluluğu içinde görünür hale gelmesidir. Tam bu bağlamda Julien Benda tarafından kaleme alınan Aydınların İhaneti (La Trahison des Clercs, 1927) kitabı akıllara gelir. Benda, entelektüellerin evrensel değerleri (hakikat, adalet) savunması gerektiğini, ancak çoğunun pratik çıkarlar veya grup aidiyetleri uğruna bu değerlere “ihanet ettiğini” söyler. Toplum, entelektüeli “hakikatin neferi” olarak kodladığı için onun hatasını kabul etmek aslında kendi hakikatlerinin de kirlendiğini kabul etmek olur. Bu o kadar korkutucu ve rahatsız edici bir boşluktur ki insanlar o boşluğa düşmemek için entelektüelin günahını görmezden gelmeyi, yani “kutsal bir yalanı” sürdürmeyi tercih ederler.
William Blake, Dante’nin Inferno’sunda Üç Canavar’dan Kaçan Dante, 1824-1827, Victoria Ulusal Galerisi, Melbourne, Avustralya.
Peki, neden hatırı sayılır bir çoğunluk bunu sineye çekiyor? İşte burada Bourdieu’nün en incelikli kavramlarından biri olan (bana göre en iyi şekilde tartışılan eseri Eril Tahakküm - La domination masculine, 1998), simgesel şiddet devreye giriyor. Akademik aklın eleştirisi bağlamında olaya bakarsak, Bourdieu Pascalca Düşünme Çabaları (Méditations pascaliennes, 1997) eserinde tahakkümün en etkili yolunun tahakküm edilenin bu durumu doğal karşılaması olduğunu anlatır. Entelektüel, dili öyle bir ustalıkla kullanır ki biz onun hatasını bile anlayamadığımız bir derinliğin parçası sanırız. “Kesin bunun bir bildiği vardır” veya “Deha ile delilik/ahlaksızlık arasındaki o ince çizgide yürüyor” gibi diskurlar esasında bize uygulanan simgesel şiddetin bizdeki cisimleşmesidir. Onun dili, bizim onu yargılama yetimizi felç eder. Tabii ki burada Bourdieu’nün habitus tartışmasına, o özümsenmiş davranış kalıplarına ve eğilimlere değinmeden olmaz. Entelektüel habitus, kişiye sadece bilgi vermez, bir stil, bir tarz, bir üslup, bir yol yordam da verir. Bu tarz, Ayrım (La distinction, 1979) kitabında anlatıldığı üzere kişiyi “sıradan” olandan ayırır. Sıradan birinin kabalığı “görgüsüzlük, ahlaksızlık, aptallık, alıklık” iken entelektüelin kabalığı “aykırı bir duruş” veya “ bazen de burjuva değerlerine başkaldırı (oysa onu yeniden üretmeye teşnedir)” olarak imlenir. Yani günah, entelektüel bir etiketle sunulduğunda ahlaki bir kabahat (ki habitus’çe şekillenir büyük ölçüde ne’liği) olarak görülmez; estetize edilerek bir tercihe dönüştürülür.
Yani entelektüellerin günahları -büyük çoğunlukla- sineye çekiliyor çünkü onlar, neyin “günah”, neyin “deha” olduğunu tanımlayan sözlüklerin yazarlarıdır veyahut gelin şuna “akıl hocalarıdır” diyelim. Onları kendi yazdıkları sözlüklerle, terminolojiyle yargılamak ise çoğunluk için adeta bir “hadsizlik” olarak görülür. İşte Antonio Gramsci’yi sahneye davet etme vakti; zira mesele burada daha politik bir renk alır. Hapishane Defterleri’nde (yaklaşık 1929-1935) hepimizin vakıf olduğu hegemonya kavramını işler Gramsci. Entelektüelleri organik ve geleneksel olarak ikiye ayırır. Geleneksel entelektüeller kendilerini sınıflarüstü, özerk ve tarihin dışında konumlanan düşünsel figürler olarak sunarken, organik entelektüeller belirli bir sınıfın dünya görüşünü örgütleyen, yayan ve ona toplumsal tutarlılık kazandıran işlevsel aktörler olarak ortaya çıkar. Yani toplumda egemen olan sınıf, kendi değerlerini ortak duyu haline getirmek için entelektüellere ihtiyaç duyar. İşte bu bağlamda entelektüelin günahının üzerindeki örtü, esasında o hegemonyanın bekası için oradadır. Şayet bir toplumun ahlak bekçisi veya zihinsel/manevi rehberi olarak konumlandırılan bir isim rezil olursa onun temsil ettiği tüm o ideolojik yapı sarsılır. Çoğunluk, o ismi değil, aslında kendi dünyasını ayakta tutan anlam haritasını korumak için susar. Yani o günahı sineye çekmek statükoyu koruma refleksi haline gelir.
Biraz daha insani ve etik bir yerden Edward W. Said ile olayı noktalayalım. Said, 1993’teki herkesçe bilinen Reith Konferansları’nda (sonradan Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı adıyla kitaplaştı) entelektüeli iktidara karşı hakikati söyleyen kişi olarak tanımlar. Fakat Said bir tehlikeye de işaret eder: Profesyonelleşme. Günümüzde entelektüeller artık birer “memur” veya “medya ünlüsü” haline geldiler. Said’e göre, bir entelektüelin günahı (etik tavizi, bir kuruma eklemlenmesi veya şahsi yanlışı) genellikle profesyonellik kılıfıyla örtülür. “O bir uzman, onun yaptığı şey bizim ahlak terazimizle ölçülemez” algısı, entelektüeli toplumun dışına, hayattan yalıtılmış bir düşünsel düzleme çeker. Bu sterilizasyon, onu etik sorumluluktan muaf tutan bir imtiyazlar dünyası var ederek halk ile entelektüel arasındaki sınırı daha da katılaştırır. Acı olan şu ki biz sıradan insanlar, kendi sıradanlığımızın meydana getirdiği o boğucu ahlaki cendereden kurtulmak için entelektüellerin bu sınırları ihlal etmesine gizli bir hayranlık besliyoruz. Onlar bizim adımıza yasak elmayı yiyorlar ve biz de onların o zihinsel ışıltısı sönmesin diye elimizdeki feneri başka yöne tutuyoruz; oysa sadece kendi totolojik yansımızı görmekten korkuyoruz.
No posts

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.