“‘Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten... Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir “hişt” sesi gelmedi mi, işte o zaman fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.’”
Böyle anlarda insan kendini yalnız hissediyor, en çok da umutsuz.
Ben en son ne zaman sokağa çıktım? Bir protestoya katıldım mı? Uzun zamandır böyle bir şey hatırlamıyorum. Taşrada yaşadığımdan mı? Çıkacak kadar cesur olmadığımdan mı? Tembelliğimden mi? Belki de hepsi birdendir.
Sokaktaki insanların umutsuz olmasından korkuyorum. Gençlerin umutsuzluğu, her gün aynada kendi suratıma baktığımda gördüğüm umutsuzluktan daha fazla korkutuyor beni. İnsan kendi umutsuzluğuna alışıyor, onu kanıksıyor. Ama başkalarında gördüğünde, yıllardır içinde birikmiş o umutsuzluk tortusu daha ağır hissediliyor. Elimden ne gelir diye düşünüyorum; aslında küçük bir umut mektubu dışında hiçbir şey.
Ben, Sait Faik’in öyküsünde olduğu gibi dünyaya bakarken “hişt hişt” sesini duyamıyorum. Belki siz duyarsınız diye, belki her zaman bir çıkış yolu olduğunu hissedersiniz diye bunları yazıyorum.
Sait Faik’in ve başka yazarların adını bilerek anıyorum. Bilgili görünmek için değil; belki size, bana olduğundan daha fazla iyi gelir diye. Ve belki o zayıf mum ışığı kadar umut yayılıverir. Cansever’in dediği gibi: “karanfil elden ele.”
Çek yazar Julius Fučík, Gestapo zindanında bile bir umut hikâyesi yazabiliyordu:
“Geçen yıl, geçen ay, bugün, yarın—gözlerimiz hep umudumuzu taşıyan yarına dönük,” diyordu. “Şansınız olmayabilir, yarın vurulabilirsiniz de; ama ah, o yarında ne çok şey olabilir! Hele bir yarın olsun, bak nasıl her şey değişecek... Değişebilir yani. Hiçbir şey durmuyor ki. Hiçbir şey durağan değil ki. Kim bilir yarın neler olacak?”
Yarınlar geçiyor; binlerce insan ölüyor, onlar için yarın yok artık. Ama geride kalanlar, umutlarından bir şey yitirmeden yaşamaya devam ediyor—çünkü umut, yarın ihtimaliyle var.”
Fučík sigara kâğıtlarına yazdığı notları rulo hâline getirip parça parça hapishane gardiyanı Adolf Kolinsky’ye emanet etti; Kolinsky de Jaroslav Hora adlı bir polis memurunun yardımıyla bu el yazmalarını dışarı çıkardı. Tam 167 rulo böylece Gestapo’nun duvarlarının ötesine kaçırıldı ve toprağa gömülü bir turşu kavanozunda saklandı.
Umut turşu kavanozlarında bile saklanabiliyorsa, bize yabancı değildir.
Sophie Scholl’ün beyaz güller dağıttığı üniversite avlusunda, Latin Amerika’nın kaybolan şarkılarında, Hindistan’da tuz yürüyüşüne çıkanların adımlarında, Belfast’ın mahalle aralarında umut hep vardı.
Değil mi ki yüzyıllardır birileri haksızlığa uğradı; birileri hakkını aradı, kazanamasalar bile arkalarında başkalarının taşıyacağı bir umut bıraktı.
Öyleyse biz de yarına bakalım. Sait Faik’in meşhur hikâyesinde geçtiği gibi: “Dünya, olması gerektiği gibi duruyorsa, hâlâ umut vardır.”
Çünkü bu dünya, hâlâ direnmenin ve vazgeçmemenin dünyası.
“Aldanmıyorsam bir zamanlar hayatım, önüne
bütün gönüllerin açıldığı, yoluna bütün şarapların
döküldüğü bir şölendi.
Bir akşamdı dizimi oturttum Güzelliği-Terslik
edecek oldu-İler tutar yerini bırakmadım ben de.
Bayrak açtım adalete karşı.
…”
Arthur Rimbaud, “Cehennemde Bir Mevsim”
No posts

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.