0:00
-9:25
Sabahları belimde bir sızıyla uyanıyorum. Doktora gittim bunun için. Kontroller, röntgenler vs. Bir şey çıkmadı ama belimdeki sızı iyileşmedi de. İnsan her sabah beli ağrıyarak uyanır mı?
“Sonra,” diyor doktor bey.
“Sonra?”
“Geçiyor mu?”
“Geçiyor. Ama geçmeyene kadar... dayanılmaz.”
“Peki,” diyor yukarı doğru kıvrılmış gür kaşlarını kaldırarak. Kağıdın üzerine bir şeyler karalıyor. “Buraya bir uğrayın.”
Psikolog filanca hanımın ismi yazıyor kağıtta. Doktorun odasından çıkınca elimdeki kağıdı çöpe atıyorum.
Tüm bunları insanları etkilemek için yaptığımı söyleyenler de var. Yani belimdeki sızı… Koskoca bir palavraymış. En çok da kendimi kandırıyormuşum.
Sahile iniyorum. Size sonbahar güneşinin binbir emekle ısıtmaya çalıştığı bu sahili anlatmayacağım. Sonbahar ayların en proleteridir ya da bunu şimdi işçi sınıfını tavlamak için uydurdum.
Uzaktan Gürcüce bir şarkı geliyor kulağıma. Üzerinde kırık bir kalp olan bankın yanından geçiyorum. Limana doğru bakıyorum. Bir söylentiye göre balıklar buğday nakliyatları sırasında saçılan taneleri yiyorlarmış orada. Afiyet olsun.
Sahilde bir ileri bir geri yaptıktan sonra terk edilmiş lunaparkın tiyatrosuna oturuyorum. Yarı çürümüş lunapark oyuncaklarının arasından geçerken en çok balerin hüzünlendiriyor beni. O ağır, gayretkeş gövdesine ilk adım attığım gün geliyor aklıma. O zamanki kız arkadaşım bir dilek tutmamı istemişti. Şaşırmıştım. İnsan sırf bir lunapark oyuncağına bindiği için dilek dilememeliydi. Bunun bir öpücüğün bahanesi olduğunu sonradan anlayacaktım. “Dileğin kabul oldu mu?” dediğindeyse; “Ben Beşiktaş’ın şampiyon olmasını dilemiştim,” diyememiştim.
Yağmur başlıyor hafif hafif, tam kalksam iyi olacak diyorum, sağanağa çeviriyor mübarek. Harap haldeki prefabrik bekçi kulübesine sığınıyorum. Kararmış camdan yüzüme bakıyorum. Bu gözler de ne böyle? Yoksa ben de babam gibi sirozdan mı öleceğim?
Derken bir ses, Gürcü şarkıcı mı? Hayır. Benim gibi bekçi kulübesine sığınmış biri. İki elinde iki elma şekeri. Gözleri canlı, lise çağlarında bir genç. Durmadan gülümsüyor. Delikanlı niye gülümsüyorsun diye soruyorum ona. Susuyor, yağmuru gösteriyor. Allah allah, yağmur yüzünden gülümser mi hiç insan? Kimi bekliyorsun diye soruyorum, utanıyor. Demek ki sevgilisini bekliyor veya sevdiği kızı. Yakışır.
Bir ara havadaki yağmur bulutlarının yüzünden geçtiğini okuyorum. Bir iki sallanıyor, bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyor gibi. Sonra elindeki elma şekerlerinden birini uzatıyor; sevgilisi için olanı değil, kendisininkini. Delikanlı beni düşünüyorsun öyle mi? Olur a, canım elma şekeri çekmiştir. Fakat eli mi titredi, yoksa ben mi öyle gördüm. Almak istedim doğrusu. Ama o eli tutmaktan korktum nedense. Sanki tutunca bir şey kırılacak, ya da tam tersi, bir şey yapışacak gibi hissettim. Teşekkür ederim deyip reddediyorum. Kafamı dışarı uzatıyorum, yağmura doğru.
Arkamı döndüğümde onu titrerken buluyorum. Hayta… Kıza hava atacağım diye ceketini giymedin öyle değil mi? Üşü bakalım şimdi… Yalnız gururlu halleri bırak, adamakıllı ıslanmışsın bir de. Eh ne yapalım, benim gibi tedbirli olacaksın, evden çıkmadan hava durumuna bakacaksın, gardrobundan ona göre bir mont seçeceksin. Üşümüyormuş gibi davranması yok mu! Kulübenin köşesine sinmiş, iki elinde iki elma şekeri. Ahh, ahh; istemeye istemeye ceketimi çıkarıyorum. Al hadi al, benim içim kalın. Ne! İstemiyor musun?! Zorla giydiriyorum ona.
Eliyle montumun cebindeki ilaçları gösteriyor, bunlar ne der gibi bakarak. Benim kafa ilaçları, koy yerine karıştırma. Yalnız, dur bakalım, şuradan sigarayı alayım, çakmağı da. Aman ha, sakın ileride başlama bu merete, bırakılmıyor, hem keseye zarar hem sağlığa… Ben de senin yaşlarındayken başlamıştım. Bir sigara yakıyorum. Yağmur biraz azaldı, ama dinmedi. Seninki hala gelmedi mi diyorum ona. Göz kırpıyorum. Utanıyor. Başını öne eğiyor.
Bir süre öylece kalıyoruz kulübenin iki ayrı köşesinde. Sanki aynı yağmurdan değil de başka başka mevsimlerden kaçmışız gibi. Montumun içinde büzülmüş.
İri bir yağmur damlası, kulübenin metal döküntülerinden örülmüş çatısına bir tuğla gibi düşüyor. Sonbahar güneşi, bulutların arasından yer yer kendini gösterip yoksul bir teselli bırakıyor. Yukarıda biri kararsız galiba, dinsin mi, biraz daha mı yağsın? Terk edilmiş lunapark, güneşin o yoklamalarında bir anlığına eski numaralarını hatırlıyor sonra yeniden kendi pasına çekiliyor. Nihayet balıkçı tekneleri ağır ağır yola koyuluyorlar.
Delikanlı burnunu koluna siliyor usulca. Belli etmemeye çalışıyor ama üşüyor. Montum da ısıtmıyor onu. Elleri hâlâ elma şekerlerinde. Sanki onları bırakırsa beklediği kişi gelmeyecek. Ya da gelirse, elinde bir şey olmadığını görüp fikrini değiştirecek. Gençlik beklemektir ne de olsa, zamanının olmasıdır, yaptıklarından pişman olmamaktır, pişmanlığı düşündüğün an yaşlı olursun, kaç yaşında olursan ol; bakma benim de bir şey bildiğimden değil, öyle atıp tutuyorum işte, yoksa ben de senin gibiyim, hayıflanmıyorum, yoo hayır, gençliğime hayıflanmıyorum.
Ama beklediğin kişi gelmeyecek oğlum. Gelse bile, istediğin gibi gelmeyecek. Belki elindeki elma şekerini alacak ama sen bunu ömrünce, olduğundan daha büyük hatırlayacaksın. İnsan kader zannediyor, oysa çoğu şey, nasıl desem… Hava durumu. Sevginin de tedbirini alacaksın gerekirse bir ceket gibi çıkaracaksın sırtından.
Bunları ona söylemedim tabii. Bir ara göz göze geldik. Hızla kaçırdı bakışlarını. Tanıdım o hali. Birini beklerken aciz görünmek istemeyen insanların yüzünde olur.
Ben bunları düşünürken yukarıdaki kararını verdi, güneş çıktı. Kulübenin kırık camındaki tozla örümcek ağlarının arasından geçip elma şekerlerinin üstüne vurdu. İçerisi bir anlığına kıpkırmızı kesildi. İstemesek de yüzümüze aynı yerden gelmiş gibi duran bir gülümseme yayıldı.
Sonra uzaklarda beliren bir gölge fark ettik. Delikanlı yavaşça ayağa kalktı. Kulübenin camından gölgeyi izlemeye başladık. Siluet yaklaştıkça delikanlının nefes alışverişi değişmeye başladı.
“Git hadi,” dedim.
Ben de kulübenin önüne çıktım. Güneş, lunaparka eski günlerinden kalma bir nümayiş yaşatıyordu. Handiyse kalabalığın sesi kulaklarınıza gelecek. Paslı oyuncakların üstünde tatlı bir parlaklık, çamurlu su birikintilerinde parlak gökyüzü vardı; metal kokusu yosun kokusuna karışmıştı. Delikanlı ıslak zemini umursamadan yürümeye başladı, büyülenmiş gibi. Sonra hızlandı. Koşmaya başladı. Tam o sırada ayağı kaydı.
Öyle kötü düştü ki. Benim belim acıdı. Ama uzaktaki gölgeyi hatırladığından olacak, hızla doğruldu. Üstünü silkeledi.
Sonra güneş birden her yeri ışığa boğdu, hiçbir şey görülemez oldu. Herhalde kavuştular diye düşündüm.
Sigaramı almak için kulübeye döndüm. Eğilip montumun cebini yokladım. Yerdeki kırmızılıklara takıldı gözüm.
İki elma şekeri.
Erimişlerdi.
No posts

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.