Uzayan davalar, insanı dış dünyadan tecrit eden ayrı bir yerçekimi alanı yaratır. Mahkeme heyeti ve gazeteciler için salondaki o mekanik düzen tanıdık olsa da jüriler için zaman başka bir ritimde akar. Dışarıdaki dünya hızla akıp giderken, bir insanın hayatıyla kendi vicdanları arasında sıkışıp kalmış birer hayalete dönüşürler. Eve gelen bir mektupla, kendilerini ansızın bir uyuşturucu kartelinin karanlığında, bir ajanlık suçlamasının labirentinde ya da tam da böyle bir kasvetin ortasında bulurlar.
Günler birbirini izledikçe farkında olmadan herkes kendine o salonun içinde küçük, güvenli bir sığınak inşa eder. Delilleri dinler, notlarını alırsın. İddiayı bir tarafa, cevabı tam karşısına koyarsın. Kimin neyi söylediğini, hangi boşluğun hala açık kaldığını santim santim haritalandırırsın. Kendini o insan hikayesinin biraz dışında tutabildiğin sürece bu düzen işler. Aklın soğukkanlılığı, salonun kasvetine galip gelir. Eğer soğukkanlılığını koruyorsan.
Lindsay Clancy davasının 15. günü. Savunma açısından belki de davanın en önemli günlerinden biri. Çünkü bugün mahkeme salonunda herkes aynı kadına bakacak ama kürsüye çıkan her tanık, bambaşka bir Lindsay anlatacak: Tanıdığı, sevdiği, yanında olduğu, değişimine tanıklık ettiği Lindsay’i.
Eski kayınvalidesi, üç çocuğunu çok seven ve yardım için yalvaran gelinini anlattı, psikiyatrist, aylar boyunca kayıtlara geçmiş uykusuzluğu, gerçeklikten kopuşu ve sesleri yan yana koyunca çok daha ağır bir hastalığın izlerini gördü, patolog, bileklerini kesmiş, ikinci kat penceresinden atlamış, omurgasını parçalamış ve donmuş zeminde vücut sıcaklığı 27,8 dereceye düşmüş bir kadının bedenini tarif etti.
Sonra sıra çocuklara geldi. Egzersiz bantları. Küçücük boyunlar. Bilincin ne kadar çabuk kaybolabileceği ve ölümün gerçekleşmesi için baskının ne kadar sürmesi gerektiği. Lindsay ağladı. Günün sonunda psikolog Paul Zeizel kürsüye çıktı ve bizi çocukların öldürülmesinden on üç gün sonrasına götürdü: hastane yatağına kelepçelenmiş Lindsay, Patrick’e telefonda bir erkek sesi duyduğunu, sesin ona çocuklarını ve kendisini öldürmesini söylediğini anlatıyordu. Telefonu ‘Seni çok seviyorum’ diyerek kapattı.
Aynı günlerde Lindsay, sağlık hizmetleri vekaletini (health care proxy) kocası Patrick’ten aldı ve anne ve babası olarak değiştirdi. Lindsay, anne ve babasının kendisine çok destek olduğunu ve onun çıkarlarını en iyi şekilde gözeteceklerini düşünüyordu. Evliliği bitmişti. O da biliyordu.
Reddington tam bir old school. Elinde dev panolar, kolunun altında kalın kalın dosyalar. Savcılığın ekranlardan, telefonlardan, dijital izlerden kurduğu hikayeler onun mahkeme evreninde neredeyse yok hükmünde. O hala bir davanın PowerPoint’le değil; tanıkla, kağıtla, fotoğrafla ve jüriye dönüp anlatılan iyi bir hikayeyle kazanıldığına inanıyor gibi. Lindsay’in attığı bir mesajı devasa bir kartona bastırıyor. Lindsay’nin attığı tek bir mesajı bile ekrana yansıtmak yerine devasa bir kartona bastırıp jüriye gösteriyor. Bir mesaj artık telefondaki birkaç satır olmaktan çıkıyor mahkeme salonunun ortasında duran fiziksel bir delile dönüyor.
Mahkeme salonu, dışarıdaki dünyanın gürültüsünü kesen ağır bir kapının ardında başlar. Günler birbirini izledikçe farkında olmadan kendine orada küçük, güvenli bir sığınak inşa edersin. Delilleri dinler, notlarını alırsın. İddiayı bir tarafa, cevabı tam karşısına koyarsın. Kimin neyi söylediğini, hangi boşluğun hala açık kaldığını santim santim haritalandırırsın. Kendini o insan hikayesinin biraz dışında tutabildiğin sürece bu düzen işler. Aklın soğukkanlılığı, salonun kasvetine galip gelir.
Lindsay Clancy davasının 15. günü, savunma açısından şimdiye kadarki en dolu günlerden biriydi. Susan Clancy: “Yardım İçin Yalvarıyordu”
Salı gününün ilk tanığı Patrick’in annesi, Cora, Dawson ve Callan’ın babaannesi Susan Clancy idi. Susan kürsüye sadece Lindsay’in kayınvalidesi olarak değil ayrıca 38 yıllık bir doğum hemşiresi olarak çıktı.
Susan, Lindsay’yi üç çocuğunu da “çok ama çok seven”, “son derece şefkatli” ve “çok sevgi dolu” bir anne olarak tarif etti. Ancak Callan’ın doğumundan birkaç ay sonra aile Lindsay’de bir şeylerin değiştiğini fark etmeye başlamıştı. Kasım 2022’ye gelindiğinde Lindsay, Susan’a kendisini iyi hissetmediğini anlatıyordu. Uykusuzluk, anksiyete, üzüntü ve iştah kaybı yaşıyordu. Susan, Lindsay’in yardım için yalvardığını anlattı. Lindsay özellikle doğum sonrası sorunlar konusunda yardımcı olabilecek birilerini araştırıyordu. Susan, mesleki bağlantılarını kullanarak Lindsay’i tedaviye yönlendiriyor, sık sık kontrol ediyor, çocuklar konusunda yardım teklifinde bulunuyordu. Bazen Cora ve Dawson’ı alıp gezmeye götürüyordu.
Çapraz sorguda savılık Susan’ın anlattıklarının başka yüzlerini ortaya çıkarmaya başladı. Lindsay bir gün acil servise gittiğinde otlu bir gummy kullanmıştı. Susan’ın bundan haberi yoktu. Lindsay o gün hastaneden kendi arabasıyla ayrılıp evine dönmüştü. Savcılık babaanneyi başka yerlerden de vurmaya çalıştı. Sizi sevmiyordu değil mi? Hiç yakın değildiniz değil mi? Sizinle ilgili fikirlerini doktorlarına aktarıyordu değil mi? Susan Clancy gözünü bile kırpmadı. Ve bunlara dair hiçbir fikri olmadığını söyledi. Ancak Susan Clancy’nin eski gelinin arkasında durması savcılığın canını sıktığı için savcılık BİR MAHKEMEDE SALONUNDA SORULMAMASI GEREKEN / HUKUKEN DE YANLIŞ OLAN O TEK SORUYU sordu. Ve Savcı Yardımcısı Shanan Buckingham, Susan’ın Katolik olduğunu ortaya koyduktan sonra ona “cinayetin ölümcül bir günah sayıldığını bilip bilmediğini” sordu. Önce Reddington yerinden fırladı, Hakim Sullivan itiraz etti ve avukatları yanına çağırdı. Ölümcül günahı Savcı’nın kendisi işlemişti. Hakim jüriye bu soruyu dikkate almaması talimatını verdi. Susan Clancy duruşma salonunu terkederken eski gelinin yanından geçerken, hafifçe kafasını eğdi, gözlerini kırptı ve gelinine sanki hala ‘Her şey yoluna girecek’ mesajı veriyordu.
Ama iş işten geçmiş olabilir. Çünkü savcıların bu tarz çıkışları bir kuş tüyü yastığı açıp, sonra yastığı geri toplamaya benzer. Toplayamazsın. Artık tüyler saçılmıştır, her yer kuş tüyüdür. Hakimin gelip size “Şimdi bütün tüyleri toplayın ve yastığın içine geri koyun,” demesinin bir faydası yoktur. Koyamazsınız.
Tüyler çoktan havaya karışmıştır. Salonun dört bir yanına dağılmıştır. Bir kısmının nereye gittiğini bile göremezsiniz. İstediğiniz kadar jüriye “Bu soruyu dikkate almayın” diyebilirsiniz, jüri o soruyu çoktan duymuştur. “Cinayet” ile “ölümcül günah” aynı cümlenin içinde çoktan yan yana gelmiştir. Bir kere kurulmuş o bağlantıyı insanların zihninden mahkeme talimatıyla söküp çıkarmak o kadar kolay değildir.
Üstelik savcılığın, jüri seçimi sırasında yapılan sorgulamalar düşünüldüğünde, jüri havuzundaki kişilerin dini geçmişleri konusunda tamamen bilgisiz olduğunu varsaymak da kolay değil. Eğer gerçekten jüri içinde dindar bir Katolik bulunduğu biliniyorsa, “Cinayetin ölümcül günah olduğunu biliyor musunuz?” sorusunun yaratabileceği etkinin ne olabileceği ayrıca tartışılmalı.
Hakim soruyu kayıttan çıkarabilir. Ama jürinin kulağından çıkaramaz.
Psikiyatrist Dr. Donald Condie Condie, 24 Ocak’tan önceki aylarda Lindsay’yi tedavi etmemişti. Rolü geriye dönük bir değerlendirme yapmaktı. İfadesinin ana fikri, “tek tek bakıldığında dağınık görünen belirtiler birlikte okunduğunda çok daha ciddi bir psikiyatrik tablo ortaya çıkıyor” şeklindeydi.

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.