Her dönem yeni bir “mucize besin” ya da yaşlanmayı yavaşlatacağı iddia edilen bir takviye gündeme geliyor. Bu ürünlerin bir kısmı kısa sürede unutulurken bazı moleküller, insan vücudundaki sıra dışı davranışları nedeniyle bilim dünyasının ilgisini çekmeye devam ediyor.
Bunlardan biri de 1909 yılında keşfedilen ergotionin.
Ergotionin, kükürt içeren ve besinlerle alınan doğal bir amino asit türevi. İnsan vücudu bu molekülü üretemiyor. Buna karşın onu bağırsaktan almak, dokulara taşımak ve vücutta tutmak için oldukça özel bir sisteme sahip.
Bu durum ergotioninin insan sağlığı açısından önemli olabileceğini düşündürüyor. Ancak önemini doğru değerlendirebilmek için umut vadeden bulgularla henüz yanıtlanmamış soruları birbirinden ayırmak gerekiyor.
Ergotionin genellikle antioksidan özellikleriyle anılıyor. Bununla birlikte onu yalnızca klasik bir antioksidan olarak tanımlamak yeterli değil.
Molekül, fizyolojik koşullarda ağırlıklı olarak tiyon formunda bulunuyor. Bu kimyasal yapı, ergotioninin kendiliğinden oksitlenmeye karşı görece kararlı kalmasını sağlıyor. Glutatyon gibi bazı kükürtlü bileşiklerden farklı davranmasının temelinde de bu özellik bulunuyor.
Laboratuvar ve hücre çalışmalarında ergotioninin oksidatif stresin yol açtığı hücresel hasarı azaltabileceği, bazı reaktif oksijen türlerini etkisizleştirebileceği ve hücreleri çeşitli stres etkenlerine karşı koruyabileceği gösterildi.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Bir molekülün hücre kültüründe antioksidan etki göstermesi, insanlarda hastalıkları önlediği anlamına gelmez. Ergotioninin insan vücudundaki temel fizyolojik görevi ve eksikliğinin uzun vadeli sonuçları henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değil.
Ergotionin araştırmalarını ilginç kılan asıl konu, insan vücudunun bu madde için özel bir taşıyıcıya sahip olmasıdır.
SLC22A4 geni tarafından kodlanan ve geçmişte OCTN1 olarak adlandırılan bu taşıyıcı, ergotioninin hücre içine alınmasını sağlar. Ergotionin suda çözünen bir molekül olduğu için hücre zarından kendi başına kolayca geçemez. SLC22A4 bulunmayan hücreler ergotionini yeterince biriktiremezken, taşıyıcının yoğun bulunduğu hücreler molekülü yüksek miktarlarda depolayabilir.
Taşıyıcı aynı zamanda böbreklerden ergotionin kaybını sınırlandırarak molekülün vücutta tutulmasına yardımcı olur. Ergotioninin gelişmekte olan alyuvarlarda birikmesi ve dolaşımda uzun süre korunabilmesi de bu özel taşıma sistemiyle ilişkilidir.
Bu sistemin evrim boyunca korunmuş olması, ergotioninin biyolojik açıdan yararlı bir işlevi bulunabileceğine işaret ediyor. Yine de özel bir taşıyıcının varlığı, tek başına ergotioninin vitamin veya zorunlu besin ögesi olduğunu kanıtlamıyor.
Vücudun bu molekülü neden bu kadar dikkatli biçimde tuttuğu, ergotionin araştırmalarının en ilgi çekici sorularından biri olmaya devam ediyor.
İnsanlar ve diğer omurgalılar ergotionin sentezleyemiyor. Molekül başlıca bazı mantarlar, bakteriler ve siyanobakteriler tarafından üretiliyor.
Besinler içinde en zengin ergotionin kaynakları genel olarak mantarlardır. Ancak miktar; mantarın türüne, yetiştiği ortama, hasat zamanına, saklama koşullarına ve ölçümün yaş ya da kuru ağırlık üzerinden yapılmasına göre önemli ölçüde değişebilir.
Porçini, istiridye, kral istiridye ve shiitake gibi mantar türleri yüksek miktarda ergotionin içerebilir. Kültür mantarında da ergotionin bulunur; ancak miktarı türler arasında aynı değildir. Yapılan analizlerde kuru mantar örneklerindeki düzeylerin geniş bir aralıkta değişebildiği görülmüştür.
Ergotionin yalnızca mantarlarda bulunmaz. Siyah fasulye, yulaf kepeği ve bazı hayvansal dokularda da daha düşük miktarlarda saptanabilir. Bununla birlikte bu besinlerdeki ergotioninin kaynağı doğrudan sentez değil; besin zinciri ve çevredeki mikroorganizmalarla olan ilişkidir.
Bitkilerin Ergotionin’e erişebilmesinin tek yolu, toprak altındaki devasa mantar ağları (miselyum) ve bakterilerle kurdukları kadim ortaklıktır.
Ancak modern endüstriyel tarımın toprağı acımasızca altüst eden derin işleme yöntemleri, bu yeraltı iletişim ağlarını parça parça etti. Sonuç? Görünürde büyüyen ama içi boşalan, bizi bu kıymetli maddeden mahrum bırakan ekinler.
Ergotionine yönelik ilginin artmasının önemli nedenlerinden biri, kandaki düzeylerinin yaşlanma ve bilişsel işlevlerle ilişkili olabileceğini düşündüren araştırmalardır.
Singapur’da hafıza kliniklerine başvuran 470 yaşlı bireyin izlendiği bir çalışmada, başlangıçtaki düşük plazma ergotionin düzeylerinin sonraki yıllarda daha hızlı bilişsel ve işlevsel gerilemeyle ilişkili olduğu bildirildi. Katılımcılar beş yıla kadar takip edildi.
Başka araştırmalarda da bilişsel bozukluğu veya demansı bulunan kişilerde ergotionin düzeylerinin daha düşük olabildiği gösterildi. Bu bulgular ergotioninin bilişsel dayanıklılıkla ilişkili bir biyolojik belirteç olabileceğini düşündürüyor.
Fakat ilişki ile neden-sonuç bağlantısı aynı şey değildir. Düşük ergotionin düzeyi bilişsel gerilemeye katkıda bulunuyor olabilir. Bunun yanında beslenme bozukluğu, daha az mantar tüketimi, emilim farklılıkları, eşlik eden hastalıklar veya metabolik değişiklikler sonucunda da ergotionin düzeyi düşebilir. Gözlemsel çalışmalar bu olasılıkları bütünüyle birbirinden ayıramaz.
Bu nedenle ergotioninin bilişsel gerilemeyi önlediğini söylemek için kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. İlk küçük müdahale çalışmaları ilgi çekici olsa da henüz kesin bir tedavi veya korunma önerisi oluşturacak düzeyde değildir.
Ergotionin ile kalp-damar sağlığı arasındaki ilişki de araştırılıyor.
İsveç’te yürütülen Malmö Diyet ve Kanser çalışmasında, başlangıçta kalp-damar hastalığı ve diyabeti bulunmayan 3.236 katılımcının kanındaki metabolitler ölçüldü. Katılımcılar yaklaşık 21 yıl boyunca takip edildi.
Daha yüksek plazma ergotionin düzeyleri;
daha düşük koroner arter hastalığı riski,
daha düşük kardiyovasküler ölüm riski,
daha düşük genel ölüm riski
ile ilişkili bulundu.
Ergotionin düzeyindeki her bir standart sapmalık artış için koroner hastalık açısından hazard oranı 0,85; kardiyovasküler ölüm açısından 0,79 ve genel ölüm açısından 0,86 olarak hesaplandı.
Bu sonuçlar bazen “ergotionin koroner hastalık riskini yüzde 15 azaltıyor” şeklinde aktarılıyor. Ancak çalışma gözlemsel olduğu için daha doğru ifade şudur:
Yüksek ergotionin düzeyi, koroner hastalık riskinin yaklaşık yüzde 15 daha düşük olmasıyla ilişkili bulundu.
Bu ayrım önemlidir. Kandaki ergotionin sağlıklı beslenmenin, özellikle de mantar ve bitkisel besin tüketiminin bir göstergesi olabilir. Dolayısıyla gözlenen yararın ne kadarının doğrudan ergotioninden, ne kadarının genel beslenme düzeninden kaynaklandığı kesin değildir.
Hücre ve hayvan çalışmalarında ergotioninin endotel hücrelerini oksidatif hasardan koruyabileceği ve inflamatuvar süreçleri azaltabileceği gösterilmiştir. Bunlar olası bir biyolojik mekanizma sunar; ancak insanlarda klinik yararın kanıtlanması için tek başına yeterli değildir.
Biyokimyacı Bruce Ames, ergotionini “uzun ömür vitaminleri” arasında değerlendirmeyi önermişti.
Ames’in triyaj teorisine göre vücut, bir besin ögesinin yetersiz olduğu durumlarda kısa vadeli hayatta kalma için gerekli süreçlere öncelik verir. Uzun vadeli onarım ve korunma sistemleri ise ikinci plana atılabilir. Bu durum yıllar içinde yaşlanmaya bağlı hasarın birikmesine katkıda bulunabilir.
Bu yaklaşım, ergotionin eksikliğinin skorbüt veya beriberi gibi kısa sürede belirgin bir hastalık oluşturmasa bile sağlıklı yaşlanmayı etkileyebileceği düşüncesine dayanır.
Ancak “uzun ömür vitamini” resmi bir besin ögesi sınıflaması değildir. Ergotionin günümüzde temel vitamin olarak kabul edilmemektedir. Günlük gereksinimi tanımlanmamış, eksiklik hastalığı belirlenmemiş ve yeterli alım düzeyi oluşturulmamıştır.
Bazı araştırmacılar ergotioninin gelecekte “koşullu olarak gerekli” bir besin bileşeni kabul edilebileceğini düşünüyor. Bunun gerçekleşebilmesi için düşük alımın klinik sonuçları ve ergotionin takviyesinin hastalıkları önleyip önlemediği daha güçlü çalışmalarla gösterilmelidir.
Ergotionin araştırmaları heyecan verici bir alan açıyor. İnsan vücudunda özel bir taşıyıcıyla alınması, dokularda biriktirilmesi ve böbreklerden korunması bu molekülün sıradan bir besin bileşeni olmadığını düşündürüyor.
Buna karşılık bugün için ergotioninin yaşlanmayı yavaşlattığını, demansı önlediğini veya kalp-damar hastalıklarına karşı kesin koruma sağladığını söyleyemeyiz.
Mevcut kanıtların bize söylediği daha ölçülü ama yine de ilgi çekici:
Ergotionin, sağlıklı yaşlanma ve kronik hastalıklarla ilişkisi araştırılmaya değer bir moleküldür.
Mantar tüketmek için ergotioninin bütün bilinmezliklerinin çözülmesini beklemek gerekmiyor. Mantarlar aynı zamanda lif, B grubu vitaminleri, mineraller ve çeşitli biyoaktif bileşikler içeriyor. Bu nedenle farklı mantar türlerini dengeli bir beslenme düzenine eklemek, tek bir molekülden mucize beklemekten çok daha gerçekçi bir yaklaşım.
Belki de ergotioninin bize verdiği en önemli mesaj yeni bir takviye aramamız gerektiği değil; toprağın, mikroorganizmaların ve beslenme çeşitliliğinin insan sağlığıyla ne kadar yakından ilişkili olduğunu yeniden hatırlamamızdır.
Bilimin ergotionin hakkındaki son sözü henüz söylemediği açık. Şimdilik onu bir “ölümsüzlük molekülü” olarak değil, insan vücudunun neden özenle koruduğunu anlamaya çalıştığımız ilginç bir besin bileşeni olarak görmek daha doğru görünüyor.
Yaşlanmaya karşı tek bir besinin ya da molekülün bizi koruması mümkün değil. Fakat bazen küçük bir molekül, yaşamın birbirine bağlı sistemlerini daha iyi görmemize yardımcı olabilir.
Bugünü, eksilmeyi durduramamanın değil; elde kalanları özenle korumanın duygusunu taşıyan bir şarkıyla bitirelim.
Lera Lynn söylüyor.
Ufak Bir Hatırlatma: Bu içeriklerin, ihtiyacı olan daha fazla insana ulaşabilmesi sizin desteğinizle mümkün. Eğer yazıyı faydalı bulduysanız, Beğen ve Gönder butonlarını kullanarak büyümemize katkı sağlayabilirsiniz.

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.