Herkese yeniden merhaba! Bir süredir Substack’ten biraz uzak kaldım. Ne yazık ki ülkemizdeki gelişmeler hiç iç açıcı değil. Türkiye’nin kurucu partisi CHP’nin içine düşürüldüğü durum yetmezmiş gibi çalıştığım kurumun faaliyetine de önce son verildi, ardından bu karar apar topar geri alındı: “İnsan gerçekten hayret ediyor.” Merak edenler, buradan Bilgi Üniversitesi’nin on yıllardır gazeteci yetiştiren hocalarından Güventürk Görgülü’nün yazısını okuyarak o meşum hafta sonu hakkında daha çok bilgi sahibi olabilir. Mahalle yanmıyormuşçasına burada sinema ve ekrandan söz etmeye devam edeceğim, vakit ayırıp okuyanlara bir kez daha teşekkürler.
Geçen hafta cesaretimi toplayıp sinemada korku türüne giriştim ve bir süredir dillerden düşmeyen Saplantı’yı sonunda beyazperdede izledim. Ekranda eski bir filmi, Yaşamın Kıyısından Kartpostallar’ı ilk kez izledim. Ekranda ayrıca Emmy ödüllü Richard Gadd’in dikkat çeken mini dizisi Half Man’i bitirdim. Önceki hafta 79. Cannes Film Festivali sona erdi, buradan ödüllerin basın duyurusuna erişebilirsiniz. Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye alan Fjord’unu merakla bekliyorum, fragmanı burada. Daha önce söz ettiğim Cannes filmi Ata Yurdu’nun (Fatherland) yönetmeni Pawel Pawlikowski, en iyi yönetmen ödülünü Javier Calco ve Javier Ambrossi’yle paylaştı (La Bola Negra). Yazar Thomas Mann ve kızı Erika’nın savaş sonrası Almanya yolculuğunu konu alan siyah beyaz Ata Yurdu’nun uzun bir fragmanı yayımlandı, merakım iyice arttı. Bu hafta TÜİK Türkiye’de sinema istatistiklerini yayımladı. Salonlara ilgi ne yazık ki düşmeye devam ediyor, fakat yerli filmlerdeki düşüş yabancı filmlere göre 8 puan daha fazla. Film çeşitliliği de yabancı filmler lehine. Türkiye gibi ulusal film geleneği olan bir ülke için çok üzücü. Öte yandan bir yazımda dünya kentlerindeki mikro sinemalardan söz etmiştim. Instagram’da Kadıköy’de Kulis adındaki bir cep sinemasının duyurusunu gördüm. Demek ki bu eğilim Türkiye’ye de geliyor. Gidenler varsa yorumlarını bekliyorum. ABD’de ekranın en iyileri için geri sayım başladı, 2026 yılı Emmy adaylarının açıklanacağı 8 Temmuz’a az bir zaman kaldı. Hangi TV yapımlarının Emmy’ye aday olabileceğine dair fikirler oluşuyor. Variety’nin şu sayfası her perşembe Emmy beklentilerini güncelliyor, drama dalında Türkiye ekranlarına gelmeyen Pluribus’a büyük şans tanınıyor.1 Bu hafta ABD’de Gotham TV ödülleri dağıtıldı, Pluribus da ödül aldı.
Sinemada ille de korkmak istiyoruz
Korku türüne ilgi gitgide yükseliyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıl son derece özgün bir yapım olan Silahlar az kalsın Oscar adayı oluyordu. Farklı türlerin bir karması olmakla birlikte en iyi özgün senaryo dalında Oscar alan Günahkârlar da bolca korku unsuru barındırıyordu. Her iki film de geçen yıl dünya genelinde gişede yüksek rakamlara ulaştı. ABD kökenli yapımlarda son dönemde hal böyleyken, yerli sinemada da inanılmaz bir cin/korku filmleri furyası var. Birini bile baştan sona izlemedim ama demek ki türe özgü, hem Türkiye’de hem de dünyada insanları salonlara çeken bir ilgiden söz edebiliyoruz. Peki, sizce ben türün hakkını veren bir filmi sinemada en son ne zaman izlemişimdir? Gayet net hatırlıyorum, sinemada izlediğim son korku filmi 13 yıl önce Mama’ydı. Filmin bana yaşattığı duyguyu, üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen unutamıyorum. Çok korktum desem hafif kalır; detaylarını doğru düzgün hatırlamadığım Mama, bende bir ölçüde kalıcı bir dehşet yaratmıştı. Neredeyse hiçbir batıl inancım yoktur, hatta bana paranormal bir olaydan gerçekmiş gibi söz edilse kahkahalarla gülerim ama işin içine sinema girince kendimi o kadar kaptırıyorum ki, anlatının kurduğu gerçeklik ile benim gerçekliğim birkaç saatliğine yer değiştiriyor, hatta bazen olaylar rüyalarıma giriyor. Özellikle güvenli bilinen ortamların birtakım varlıklarca işgal edildiği korku filmlerini izleyemiyorum, çünkü bu sinemacı taifesinin hikâyeyi nasıl işleyip nerede sonlandıracağı hiç belli olmuyor, filmin sonunda hiçbir şey çözümlenmediği gibi anlatı içine tıkılıp kalabiliyorsunuz.
Uzun lafın kısası, Mama’dan sonra salonlarda korku filmi maceram sona ermişti. Bu filmleri sadece ekranda, dilersem beşinci dakikada kapatacağımı bilerek daha kontrollü ortamlarda izleyebiliyorum, o da nadiren. Fakat ne olduysa, bu tür, elevated horror şeklinde sanatsal bir biçime bürünerek gitgide daha da çok sevilir oldu. Genç yönetmen Curry Barker’ın (d. 1999) yazıp yönettiği Saplantı da böyle bir örnek. Seyirciyle ilk kez Toronto’da buluşan film, aslında geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti ama ben türünü görür görmez pas geçmiştim. Üç hafta önce ABD’de sinemalara geldikten sonra ünü kulaktan kulağa yayıldı. Öyle ki 750 bin dolar gibi gerçekten düşük bir bütçeyle çekildiği halde yalnızca ABD’de 120 milyon dolar hasılatı geçmiş. Bu, tarihteki en büyük gişe başarılarından biri olarak görülüyor. Ülkemizde ise henüz 75 bin kişi izlemiş, fakat ilginç bir şekilde tıpkı ABD’de olduğu gibi gün geçtikçe ilgide artma eğilimi gözlemledim.2
Saplantı üzerine bu denli çok konuşulunca cesaretimi toplayıp filmi sinemada izlemeye karar verdim. Fakat kendimi buna ikna etmem zaman aldı. Öncelikle sinema filmi denen kültürel ürünün kurmaca olduğunu kendi kendime tekrarladım. Sonuçta her şey “film icabı” değil miydi? Ne korkacaktım be, onlar benden korksundu. Ardından filmin çok genç, YouTube kökenli bir yönetmeni olduğunu düşünerek, “Görelim bakalım, n’apmış bu oğlan” filan dedim, meseleyi gerçek bir orta yaşlı gibi gençlik üzerinden hafife almaya çalıştım. Son olarak üzerine bu kadar çok konuşulan hiçbir filmin, beklentileri o denli karşılayamayacağı önyargısına sığındım. Kısacası 13 yıldan beri korku türü yokmuş gibi şen şakrak bir hayat sürerken merakım galip geldi ve küçük çaplı bir fenomene dönüşen Saplantı’yı sinemada izledim.
Özellikle kısa fragmanı öne çıkardım çünkü bence uzun versiyon filmle ilgili gereğinden fazla bilgi içeriyor. Saplantı’nın önermesi aslında son derece basit: Mesai arkadaşı Nikki’den hoşlanan Baron, ona açılmak konusunda kararsızdır. Genç kadına bir hediye almak için girdiği mistik dükkânda “tek dilek dalı” (One Wish Willow) diye bir oyuncak görür. “Nikki’nin dünyada en çok sevdiği kişi ben olayım” dileğiyle dalı kırıverir. Elbette işler çığrından çıkar. Bu filmin güçlü yönü, bence çok basit bir fikirden yola çıkması ve hikâyeyi o fikrin evreninden hiçbir şekilde koparmaması. Ayrıca düşük bütçesinin izin verdiği ölçüde oluşturduğu 1980’ler filmi atmosferi de çok hoşuma gitti. Saplantı, bir noktada korkutmaktan çok güldürmeye başlıyor, bu geçişlerini zekice buldum. Oyuncuları çok tanınmış isimler değil. Nikki rolünde Inde Navarrette’i izlemekte zorlandım ama normal olsa gerek, zira filmin korkunç karakterini o canlandırıyor. Baron rolündeki Michael Johnston’ın yorumuyla dengelenmese belki de film bu kadar etkileyici olmazdı. Yönetmen ile oyuncu, Baron’da pasifliğiyle son derece sinir bozan bir karakter yaratmışlar. Saplantı aslında bir sinema mucizesi: Oldukça genç bir yönetmen düşük bütçeyle bağımsız bir film çekiyor; film prestijli festival Toronto’da gösteriliyor ve Focus Features gibi büyük bir dağıtımcı tarafından satın alınıyor. Üstüne üstlük, pembe-turuncu pazarlama kampanyaları olmaksızın gişede de hatırı sayılır bir başarı gösteriyor. Filme akın eden seyircilerin ağırlıkla 18-34 yaş grubunda olduğu belirtilmiş. Aslında film bu kuşağın en büyük dertlerinden birini; ikili ilişkilerin kaygan zeminini konu ediyor: Ghosting mi dediniz, buyrun size, sizi asla ghost’lamayacak bir sevgili. Filmin, özellikle başarılı ses tasarımıyla korkuttuğunu da belirteyim. Saplantı’yı izlerken karanlık salonda defalarca yerimde zıpladıktan sonra merakıma yenildiğim için kendime kızdım. Yok vazgeçtim, sinemada korkmasam da olur. Üstüne üstlük geçen hafta, yine YouTube kökenli olan 20 yaşındaki Kane Parsons’ın yönettiği korku filmi Backrooms da dağıtımcısı A24’ün tarihinde rekor kırmasın mı? Bu film Türkiye’de de ilk hafta sonunda 100 bin seyirciyi aşmış. Üzerine konuşulan korku filmleri birken iki oldu, fakat bendeniz Backrooms’un fragmanını dahi sonuna kadar izlemeyi başaramadım, yani yolum hiçbir şekilde bu film için sinemaya düşmeyecek. Emeği geçen gençleri gönülden tebrik eder, başarılarının devamını dilerim. Keşke yükselen yeni neslin kendini bulduğu tür “dramedi” filan olsaydı da salonlara güle oynaya koşsaydık.
Artık böyle filmler yapılmıyor
Bütün dünyanın Yıldız Savaşları’nın Prenses Leia’sı olarak tanıdığı Carrie Fisher, Sex and the City’nin bir bölümündeki misafir oyunculuğuyla hep hatırımdadır. Carrie Bradshaw’un Los Angeles ziyaretinde geceyi beraber geçirdiği “emlak zengini adam” zengin filan değildir, ünlülerin boş evlerine göz kulak olan biridir. Şaşkın Carrie, sabahleyin eve erken dönen Carrie Fisher’ın yatağında uyandığını anlayınca, onu seks işçisi zanneden Fisher’a olanca sevimliliğiyle, “Benim adım Carrie, sizin de öyle; ben yazarım, siz de” deyiverir. Fisher’ın cevaben yüzünü buruşturarak “Benim çoluğum çocuğum var, bununla uğraşamam” deyişini unutamıyorum. Meğer Fisher, Hollywood’da “senaryo doktoru” olarak da çalışmış. Hatta ünlü film Yaşamın Kıyısından Kartpostallar’ın senaryosunu otobiyografik öğeler taşıyan aynı adlı romanından uyarlamış. Hollywood yıldızlarından Debbie Reynolds’ın kızı olan Fisher’ın, anılarını kaleme aldığını biliyordum ama roman yazdığını duymamıştım. Bu, geçen haftaya kadar gördüğüme emin olduğum bir filmdi. Fakat ekran başına geçtiğimde bu 1990’lar klasiğini hayatımda hiç izlemediğimi fark ettim.
Bağımlılıkla mücadele eden oyuncu Suzanne (Meryl Streep), kendini önce hastanede sonra da rehabilitasyon merkezinde bulur. Yeniden bir filmde rol alabilmesi için yapımcı, eski bir Hollywood yıldızı olan annesi Doris’le (Shirley MacLaine) yaşamasını şart koşar. Filmde Streep ve MacLaine’e acayip bir kadro eşlik ediyor: Gene Hackman, Richard Dreyfuss, Dennis Quaid, Oliver Platt ve küçük bir rolde Annette Bening. Geçenlerde yaşamını yitiren Rob Reiner’ı bir anlığına görmek de sürpriz oldu. Singin’ in the Rain’in yıldızı olarak hatırlayacağınız Debbie Reynolds, Kartpostallar’ın, kızıyla ilişkisini yansıtmadığını ama yine de üzülmemek için izlemeyeceğini ünlü sunucu Larry King’e burada anlatmış. Emmy, Grammy, Oscar ve Tony ödüllü EGOT yönetmen Mike Nichols’ın çektiği film, komedi/drama türü yapımların salonlardan çekildiğini bana yine hatırlattı. Sanki koskoca bir devir geride kalmış gibi. Geçenlerde Ella McCay vesilesiyle salonlarda “dramedi”nin yok oluşu üzerine yazmıştım. Artık bu tür filmler sinemada seyirci çekmiyor ama benzer hikâyeler ekranlarda envaiçeşit diziye konu oluyor. Seyirci, tıpkı korku türünde olduğu gibi salonlara sadece uç duyguları yaşamak için gidiyor olsa gerek, ekranda ise her türe yer var. Yaşamın Kıyısından Kartpostallar gibi filmler artık film noir gibi sinemada yok olup gitmiş bir türün temsilcileri. 2016’da yaşamını yitiren Fisher, bir devam romanı yazmış; keşke onu da uyarlasalardı. Tabii günümüz koşullarında en fazla TV filmi olabilir.
Half Man yarım kalmış gibi
Half Man, (“Yarım Adam” mı demeliyiz?) ekranda son aylarda öne çıkan yapımlardan. Baby Reindeer’la kendinden söz ettiren ve 2025’te Emmy’leri toplayan İskoç Richard Gadd’in merakla beklenen mini dizisini düzenli takip etmeye çalıştım. Dizi, anneleri sevgili olan ve babaları ortalıkta görünmeyen Ruben ile Niall arasındaki, yıllara yayılan, kardeşlik maskesi takmış sorunlu bir ilişkiyi konu alıyor.
Karakterlerin gençlik yıllarına odaklanılan ilk iki bölümü dört dörtlük bulmuştum. Fakat bu queer hikâye, geçmişi geride bırakıp bugüne doğru yol aldıkça derinliğini yitiriyor. Genç oyuncular Mitchell Robertson ile Stuart Campbell, bence karakterleri Jamie Bell ile Richard Gadd’den daha iyi yorumluyor. Olay örgüsüne tesadüfler giriyor, hatta son bölümde hayatın akışına aykırı birkaç bilgi aceleyle ve üst üste seyirciye sunuluyor. Sürprizbozan vermek istemiyorum ama bir konu tümüyle havada kalıyor. Sadece altı bölüm süren başı sonu belli bir dizide neden böyle tercihler yapıldığını hiç anlayamadım. Şiddet sahneleri, kimi zaman şiddet pornosuna dönüşüyor, sanki hikâyenin nereye bağlanacağı bilinmeyince araya “parça” olarak kavga sahneleri konmuş gibi. Kısacası bu yılın Emmy ödüllerinde adı geçecek gibi görünse de Half Man, Gadd’in ses getiren ilk dizisinin bütünlüğüne bence pek yaklaşamıyor.
Bu haftaki izleyici notlarım bu kadar. Herkese harika bir hafta sonu dilerim!
Geçen hafta Christopherlar, Palu Ailesi belgeseli ve Ara Güler’in Cannes fotoğrafları sergisi üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.
Bu hafta bunlardan söz ettim
Baby Reindeer - mini dizi - 2024 (Netflix)
Half Man - mini dizi - 2026 (HBO Max)
Mama - Andy Muschietti - 2013 (Netflix)
Obsession (Saplantı) - Curry Barker - 2025 (gösterimde)
Postcards from the Edge (Yaşamın Kıyısından Kartpostallar) - Mike Nichols - 1990 (Netflix)
Sinners (Günahkârlar) - Ryan Coogler - 2025 (HBO Max)
Weapons (Silahlar) - Zach Cregger - 2025 (HBO Max)
Pluribus’u meraklıları (ne yazık ki) korsan sitelerde çoktan izlemiştir. Apple TV’nin akış platformu olarak ülkemize neden gelmediğini uzun süredir merak ediyorum, öne çıkan yapımlarını yasal olarak izleme şansımız yok. Mevcut Apple TV uygulaması yalnızca seç-izle hizmeti veriyor. Son aylarda Apple yapımı filmler TV Plus işbirliğiyle gösterilmeye başlandı fakat bu platformun teknik kalitesi çok düşük.
Bu rakamlar için adres Box Office Türkiye web sitesi.

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.