RSS Amplifier

bu hafta izledim · Jul 31, 2026

Hep o şarkı

0
Sign in to vote or save

This page did not load. You can still read it on the original site — the toolbar below keeps your place in the directory.

Hayatımın Şarkısı tam bir müziksever filmi - High Fidelity beni analog geçmişe götürdü - Sonunda CODA'yı izledim

Herkese merhaba! Komedyen Nikki Glaser, 82. Altın Küre ödül töreninin açılışında salondakilere “Bakalım kimler yıllar sonra taciz skandalıyla anılmayıp halen aramızda olacak?” imasında bulunduğunda şaka yapmadığını tahmin etmeliydik. Acaba Jared Leto o akşam salonda mıydı? Muhtemelen hayır ama bu hafta Oscar ödüllü ünlü oyuncu (aynı zamanda müzisyen) #metoo dalgasına kapılarak adayı terk etti. BBC’de yayımlanan bir belgeselde (Jared Leto: Hollywood’s Dark Secret) dile getirilen iddiaları ben de uluslararası basından öğrendim, elbette Leto hepsini reddetmiş. Meselenin beni en çok rahatsız eden kısmı, olaylar yaşandıktan sonra Leto’nun kurbanlarının bazılarına gizlilik sözleşmesi (NDA) imzalatmaya çalışması oldu. Demek ki ne yaptığının farkındaydı. Meğer bu iddialar bir süredir konuşulmaktaymış, “Sen daha yeni mi duydun?” diyeceksiniz. Geçmişte severek izlediğim oyuncudan bütünüyle soğudum.

Bu hafta sinemada Hayatımın Şarkısı’nı izledim. Bu, beni müzikle kurduğumuz ilişkiye dair başka filmlere götürdü ve ekranda High Fidelity ile CODA’yı izledim.

Person looking at records in a store
Fotoğraf: Aliya Sam / Unsplash

Bir şarkının olağanüstü maceraları

John Carney filmi Power Ballad’ın afişini daha önce görmüştüm ama oyunculardan biri Jonas biraderlerden Nick olunca filmi onun hayranlarına yönelik, sıkıcı bir gençlik filmi sanmıştım. Ne büyük yanılgı. Açık Radyo’daki Sinefil programında övgüyle söz edilmeseydi kesin kaçıracağım bu komedi, bizde Hayatımın Şarkısı adıyla gösterime girmiş. Bu nitelikli kendini-iyi-hisset filminde Amerikalı Rick Power (Paul Rudd), düğünlerde çalan bir grubun solisti. Gençliğinde, umut vaat eden rock grubuyla turnedeyken Dublin’de müstakbel eşiyle tanışınca bu kente yerleşmiş ve aile babası olmuş. Bir düğünde, eski bir erkek grubunun (boyband) üyesi ünlü Danny’yle (Nick Jonas) tanışıyor. Birbirlerine kanları ısınan iki müzisyen, üzerinde çalıştıkları şarkıları karşılıklı çalarak sabahı ediyorlar. Birkaç ay sonra Danny’nin yeni teklisini (single) duyan Rick, neye uğradığını şaşırıyor çünkü bu, onun yıllardır bitiremediği şarkılarından biri!

Burada Türkçe altyazılı kısa fragman da var. Hayatımın Şarkısı’nda müziğe tutkun olmak, şarkı yazmak, orta yaşlı olmak ve aile kurmakla ilgili harika fikirler yakalanmış. Yaratıcılığın kolektif yönü de bence çok güzel yansıtılmış. Ne yazık ki ülkede tam 300 salonu halen The Odyssey işgal ettiği halde Hayatımın Şarkısı, ikinci haftasında çok az yerde gösterimde kalabildi, oysa özellikle müzikle uğraşanların ve müzikseverlerin sinemada görmesini dilerdim. İnsan salondan yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ayrılıyor. Filmin senaryosunu da yazan İrlandalı yönetmen John Carney’i tanımıyordum, genelde hep müzikle ilgili filmlere imza atmış. New York Times’a gönderilen sıradışı aşk öykülerinin canlandırıldığı başarılı proje Modern Love’ın da yaratıcısı. Bir önceki filmi Flora and Son yakınlarda ekrana geldi. Fırsat bulursam başka filmlerini de mutlaka izleyeceğim.

Bu şarkılar adam olmaz

John Cusack, bir filmi pas geçmemde başlıca neden olabilir. Duysa eminim çok üzülürdü. Şarkıları filmlerle hatırlayan biri olarak High Fidelity’yi on yıllardır izlememiş olmamın tek gerekçesi bu. Başrolde Cusack olunca sanki filmde kimse oynamıyor gibi bir fikre kapılıyorum. Bunun saçma olduğunun farkındayım. Belki de Cusack geçmişte sinirlerimi bozan birine benziyor ama kim olduğunu çıkaramıyorum. Oysa ablası Joan Cusack’e bayılıyorum. Duysa eminim çok sevinirdi. Bu hafta Nick Hornby’nin romanından yapılmış ve klasikleşmiş uyarlamayı artık izlemem gerektiğine karar verdim. Otuzlu yaşlarını süren Rob (John Cusack), Chicago’da iki arkadaşıyla beraber bir plak dükkânı işletmektedir. Beraber yaşadığı kız arkadaşı Laura (Iben Hjejle) onu terk edince geçmişte kalbini kıran kadınlar üzerine düşünmeye başlar. Bu öfkeli muhasebede ona şarkılar eşlik eder.

High Fidelity, Türkiye’de Sensiz Olmaz adıyla gösterime girmiş. Kaynak kitabın Türkçedeki Defne Orhun çevirisinin başlığı ise Ölümüne Sadakat. Bildiğiniz gibi “High Fidelity” aslında müzik dinleme eylemiyle ilgili bir terimdir, hatta yerli grup Yüksek Sadakat adını buradan alır. Bir müziksever metni olan romanın özgün adı bu açıdan bence dört dörtlük, bir dönem çok da ünlüydü ama okuma fırsatı bulamadım. Stephen Frears uyarlamasını ise pek sevemedim. Bunun prodüksiyonla hiç ilgisi yok, sadece baş karakter bana çok itici geldi. Öyle ki, belki de filme aslında bir yerlerde rastladım, izlediğimi tümden unuttum ve Cusack’tan hoşlanmama sebebim, burada canlandırdığı karakter olarak bilinçdışıma kazınmış olması – gayet mümkün. Gerçekten de Rob, son zamanlarda izlediğim en sevimsiz kişi. Kadınlarla ilişkilerine girmeyeceğim; bir tür çocuk-adam (man-child), insanın gerçekten sinirlerini bozuyor. Gerçi ben en çok dükkândaki kankalarıyla hallerinden sıkıldım. Soruyorum: Plak satın almak için uğrayan müşterileri buna pişman etmek hakkını bu kişilere kim vermektedir? Bu kibir neyin nesidir?

Düşündüm de analog çağın buzları çözülmeye yüz tutmuşken yoksa hepimiz biraz böyleydik de ben mi unuttum? Geçmişte, müzikseverlerde bugün bana gülünç gelen büyüklenmeci bir sahiplenme sezilirdi. Bir albüme erişmek zordu; onu birinden duyardınız, bir yerde bir şey okurdunuz, bir şarkıyı radyoda dinlerdiniz ya da videosunu görürdünüz, bir filmde çalardı ve başlardınız albümü aramaya… Bir şekilde kendisini ya da kopyasını buldunuz diyelim, o hazineyi fiziksel olarak elde tutmanın getirdiği bir haz vardı, bunun elbette bir cakası da vardı. Türkiye’de yabancı müziğe, albümlere, hatta genel olarak müzik kültürüne erişebilmenin kodlarını; yabancı dil bilmenin, belli okullara gitmenin, belli kişileri tanımanın belirleyici olduğunu; bu tür kültürel çevreleri net hatırlıyorum. Roll dergisi de eski Babylon da aslında bir bakıma böyle çevrelerin üretimiydi. Artık aramızda değiller. Fikrimce sosyal medya dışında müzikle ilgili böyle fiziki kültür merkezleri de (hub) artık oluşmuyor, elbette tartışılabilir. High Fidelity’deki plakçıda da müziğe ilişkin kültürel sermayeden doğan kibrin bir temsili var, bir tür kapı bekçiliği (gatekeeping). Bizde henüz niş bir zevk olsa da albümler fiziken sadece plak formunda ayakta kalabildi. Analog çağ muhteşemdi, müzik dinlemeye o zamanlarda başladığım için kendimi şanslı hissediyorum. Gerçek müzikseverleri elbette dışta tutuyorum fakat dijitalleşme, erişimi öyle kolaylaştırdı ki, şu ya da bu nedenle ayrıcalıkları olanların kültürel sermayelerini kibirle sergiledikleri raflar da çatırdayıp kırıldı. High Fidelity’deki plakçıda gösterilen tavırla Ankara’da (artık kapanmış) bir dükkânda zaman zaman karşılaştığımı çok iyi hatırlıyorum. Buradan The Strokes’un Is This It1 CD’sini bana satmamak için surat asan dükkân sahibine sevgilerimi gönderiyorum. Umarım ona gece gündüz viral Lvbel C5 şarkıları dinleten ergen bir oğlu vardır.

A vinyl record by the strokes playing on a turntable.
Fotoğraf: Mario Gogh on Unsplash

“Ya altosun ya soprano, ya da çok fazla Glee izledin”

Korsan izleme platformlarından nefret ediyorum. Bu tür gösterim biçimlerine adanmış sistemleri düşününce zihnimde, uyduruk kripto paraların madenciliğini yapan, evin garajında köpek dövüştürüp bahis oynatan ya da göçmenleri ülke değiştirme vaadiyle kandırıp paralarını çalan birtakım kişiler canlanıyor, elimde değil. Benim gibi bir film ve ekran bağımlısı için bu inatçı duruşun beraberinde getirdiği birtakım sıkıntılar oluyor ne yazık ki. Medeni dünyada olduğu gibi film ve dizileri yasal yollardan izlemek istiyorsanız, bazı yapımlara ülkemizde erişmek olanaksız, zira türlü engeller mevcut. Bunlardan biri, platformların otosansürü. Bir başka engel de bazılarının ülkemize henüz girmemiş olması, örneğin Apple TV bunlardan biri.2 Akış platformları öncesinde, ekranda öne çıkan hemen her yabancı yapım bir şekilde kendine yerel bir kanalda yer bulurdu. Fakat artık rekabet ve çeşitlilik öyle arttı ki, yabancı dizilere meraklı yerli izleyici bile takipten yoruldu, zaten çoğunluk korsan izliyor. Aslında bunun sadece ücretlerle ilgili olmadığını, platform bolluğunun izleyiciyi yorduğunu düşünüyorum. Yakın zamanda Apple TV, sadece filmleri için TV Plus’la bir anlaşma yaptı. Böylelikle 2022’de en iyi film Oscar’ını kucaklayan CODA da Türkiye’de yıllar sonra ilk kez ekrana geldi. Bu hafta müzikle ilgili yapımlara dalınca, bu ödüllü filmi ilk kez izledim. Ruby (Emilia Jones), balıkçılıkla geçinen ve pek de varlıklı olmayan ailesinde duyabilen tek kişidir. Annesi (Marlee Matlin), babası (Troy Kotsur) ve ağabeyi (Daniel Durant) doğuştan işitme engellidir. Ruby, hoşlandığı birinin peşinden kendini okul korosunda bulunca, hocası Bay V. (Eugenio Derbez) onun çok iyi şarkı söylediğini fark eder. Ruby, onun yönlendirmesiyle kendine bir yol çizmek ister fakat üstün yeteneği ile ailesine karşı sorumlulukları arasında sıkışır.

CODA, “child of a deaf adult” sözcüklerinin baş harflerinden oluşan bir ifade, işitme engellilerin çocukları için kullanılıyormuş. Biraz sürpriz bozabileceği için bu ifadenin aynı zamanda müzikle ilgili bir terim olduğunu söylemekle yetineyim, dileyenler buradan öğrenebilir. CODA, pandemi döneminde sinemaların zar zor ayakta kaldığı yıllara denk gelmiş şanssız filmlerden, 2021’de Sundance’e seçildiği halde seyirciyle yalnızca çevrimiçi olarak buluşabilmiş, ardından hakları Apple TV tarafından satın alınmış. Türkiye’de de gösterime girmemişti, zaten pandemi nedeniyle sinemalar bir kapanıp bir açılıyordu. Bir kültür dairesinden çıkmış çağdaş yapımların başka coğrafyalara uyarlanmasından aslında pek hazzetmiyorum. Bunu biraz kolaycı buluyorum ve günümüzde nadiren iyi sonuç veriyor. CODA da aslında bir Fransız filminden Amerikalı seyirci için uyarlanmış. İlginç bir şekilde La famille Bélier adlı bu film de Türkçede Hayatımın Şarkısı olmuş. Herhalde biz hep “o şarkı”yı arıyoruz. Uyarlama olarak CODA hiç fena değil, zaten uyarlama senaryo dalında yönetmeni Sian Heder’e Oscar getirmişti. Ruby’nin babasını canlandıran Troy Kotsur da en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ı almıştı, gerçekten göz dolduran bir yorumu var. Filmin, müziğin ve şarkı söylemenin bir insana verebileceği bireysel güç üzerine çok olumlu mesajları var. Büyük ölçüde sessiz olan aile içindeki konuşma anları ciddi takip gerektiriyor, araya Emilia Jones’un coşkulu sesi ve şarkılar giriyor; bu zıtlık ve genel olarak ses tasarımı bence çok hoştu. Şu da ilginçti: Aile üyeleri, Ruby’yi, işitme engelli oldukları için duymuyor değiller, onu işaret diliyle konuşurken de “duymazlıktan gelmeyi” tercih ediyorlar. Küçük dünyalarına ait olmayan biri, yapamayacaklarını yapabilecek biri, ne ki aynı evin içinde onlardan biri olmadıkça Ruby’yi bir türlü “duyamıyorlar.” CODA, bazı klişeler barındırmakla beraber ailelerin bir arada izleyebileceği, sade ve anlamlı bir film. Bu hafta izlediğim diğer kendini-iyi-hisset filmi oldu. Pandemi döneminde milyonlarca insan hayatını kaybederken eve kapanmak dışında elimizden bir şey gelmiyordu. Belki bu küresel duyarlılık da CODA’nın ödüllendirilmesinde etkili olmuştur.

Bu haftaki izleyici notlarım burada sona eriyor. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Yorum ve düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Herkese harika bir hafta sonu diliyorum!

Yorum bırakın

Geçen hafta ben de Odysseus’la fırtınaya kapılmış ve Odysseia uyarlamaları üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Hemen abone olun


Bu hafta bunlardan söz ettim: CODA - Sian Heder - 2021 (TV Plus) | Flora and Son - John Carney - 2023 (TV Plus) | High Fidelity - Stephen Frears - 2000 (Disney+) | Modern Love - dizi - 2019-2021 (Prime) | Power Ballad - John Carney - 2026 (gösterimde)

1

Ne tesadüf ki, albüm bundan tam 25 yıl önce dün çıkmış. Albümlerin artık yeni nesil dinleyiciler için pek bir önemi kaldı mı emin değilim, yine de hatırlamaya devam ediyoruz 🤓

2

Burada akış platformunu kastediyorum, Apple TV seç-izle (VOD) platformu olarak Türkiye’de açık.

Read on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.