RSS Amplifier

bu hafta izledim · Aug 7, 2026

1960'lara gidiyoruz

0
Sign in to vote or save

Sıla Arlı · bu hafta izledim

Bu yazı, Mad Men’i izlememiş okurlar için sürprizbozan detaylar içerir.

Herkese yeniden merhaba! Ekranın altın çağı meğer 2023’te sona ermiş, ben de şu analizin yalancısıyım. Buna göre 2023’ten beri özgün dizilere genel ilgi düşmekteymiş. Bu durum, Amerikan dizilerini seven biri olarak kendi deneyimimle örtüşüyor. Gerçekten de son birkaç yıldır ekranda takip ettiklerim içinde sıradışı bulduğum yeni yapım pek yok. Oysa geçmişte bazı dizilerin açılış jeneriklerini bile ağzım açık izlerdim. Artık akış çağındayız, açılış jeneriğini otomatik geçmek için sabırsızca skip seçeneğine basıyoruz. Mad Men, True Blood ve özellikle tema müziğiyle Game of Thrones, asla “geçmeyeceğim” açılış jeneriklerine sahip. Henüz izlemediğim Succession da bu kategoride. Bu dev yapımlar içinde Mad Men’i apayrı bir yere koyuyorum. Matthew Weiner’ın yaratıcısı olduğu diziye ilk kez e2 kanalında rastladığımı çok iyi hatırlıyorum (2008). Jeneriği ve ilk bölümü şaşkınlıkla izlemiş, sonunda “Bu da neyin nesi?” diye düşünmüştüm. Gerçekten de Mad Men, diğer ekran işlerine hiç benzemiyordu. Dizi, döneminde hem izleyiciye ulaştı hem de çok iyi eleştiriler aldı. Pek çok Emmy ödülüne layık görüldü ve yedi sezon sürdü. Bugün televizyon tarihinin en özel yapımları arasında sayılıyor.

Imaginary Forces ürünü unutulmaz jeneriğin yönetmenleri Mark Gardner ve Steve Fuller, tasarımcıları Jeremy Cox, Fabian Tejada ve Joey Salim. Buradan bu çalışmaya ilişkin bilgilere erişebilirsiniz.

Prodüksiyon düzeyiyle televizyonu arthouse’a yaklaştırsa da çoğu zaman pek de dişe dokunur bir şeyin yaşanmadığı, kadın düşkünü bir adamın ya ofiste çalışanları payladığı ya da müzik eşliğinde sigara tüttürerek boşluğa baktığı bu diziyi neden bu kadar sevdiğim üzerine hep düşünürüm. Öyle ki, ortalarında bir yerlerde, yakında sona ereceğini duyduğumda öfkelenip yapımcılara küstüm ve ancak yıllar geçtikten sonra sonuna dek izledim. 18 sezon sürmeliydi, “Aa o dizi halen sürüyor mu ya?” denmeliydi, içinden yenileri türemeliydi. Sanırım 1960’lı yıllara coğrafyadan bağımsız duyduğum merak yüzünden Mad Men’e bu kadar düşkünüm. Bu dönem dizisinde olay örgülerine özenle yedirilen pek çok kültürel detay içinde sinema da yer alır. Zaman zaman Jon Hamm’in ete kemiğe büründürdüğü kreatif direktör Don Draper’ı veya diğer karakterleri sinema salonunda görürüz, ya da aralarında filmlerden söz ederler. Dizi 1960’larda New York’ta reklam sektörünün gelişmesi sırasında bir şirkette yaşananları konu ettiği için elbette dergiler, gazeteler ve TV daha ön plandadır. Yine de hem Draper hem de elemanları dönemin baskın kültürel ürünleri olarak filmlerden ilham alırlar.

1963 yılının ABD’de en çok izlenen filmlerinden Bye Bye Birdie yakınlarda ekrana geldi. Diziden öğrendiğim bir filmdi, böylelikle ilk kez izleme fırsatı buldum. Bu hafta Mad Men evreninden başka filmleri de hatırlamak istedim. Bu yüzden ekranda Garsoniyer ile Rosemary’nin Bebeği’ni izledim. Dizide konu edilen filmler için şu yazıdan faydalandım. Ayrıca şurada bir şekilde bahsi geçen filmlerin hepsi listelenmiş. Bir listeye daha rastladım: Rivayete göre Weiner, dizide rol alacak oyunculardan buradaki filmleri izlemelerini istiyormuş.

“Güle güle Birdie, ben de uçsam iyi olur”

George Sidney’in yönettiği Bye Bye Birdie 1960’lara ışınlanmak için biçilmiş kaftan. Aynı adlı Broadway müzikalinden uyarlanan filmde popüler şarkıcı Conrad Birdie (Jesse Pearson) orduya katılacaktır, hayranları yastadır. Onun için şarkı yazmak isteyen Albert ise (Dick Van Dyke) kara kara düşünmektedir. Beraber çalıştığı sevgilisi Rosie (Janet Leigh), ünlü TV programcısı Ed Sullivan’la görüşerek Birdie’yi uğurlamak için yapılacak bir programa onu ikna eder. Şarkıcı, rasgele seçilen bir hayranıyla ekrana çıkıp onu öpecek, bu arada Albert’in “Son Bir Öpücük” şarkısını seslendirecektir. Bu hayran, Ohio’nun bir kasabasında yaşayan lise öğrencisi Kim MacAfee (Ann-Margret) olur. Ancak Kim yakın zamanda erkek arkadaşıyla “sözlenmiştir.”1

Filmde en çok Elvis Presley’den esinlenen karikatürize Conrad Birdie karakterine güldüm. Ann-Margret bir sonraki başrolünü gerçek Elvis’le paylaşmış (Viva Las Vegas) ve adları aşk dedikodularına karışmış, bu da hayatın sanatı taklit ettiği tuhaf anlardan biri olsa gerek. Bye Bye Birdie’de adı en tepede yer almasa da Ann-Margret, Janet Leigh’den rol çalıyor ve heyecanlı genç kız rolünde ışıldıyor. Filmde televizyon kültürünün Amerikan toplumu üzerinde o yıllardaki büyüleyici etkisi de işlenmiş.

Filmde Kim, Birdie’ye duyduğu tutkuyla lise aşkından kopacak duruma geliyor. Fakat Rosie onu hanımefendiliğe geri çağırıyor. Aslında Rosie de gece kulübü Maude’a gittiğinde kendisini özgürlüğün kıyısında buluyor. Fakat orada toplanmış fesli mason kulübü üyeleri eğlencenin dozunu kaçırınca Rosie, sevgilisi tarafından onlardan kurtarılıyor. Bu varta atlatılmıştır, ne Kim ne de Rosie “yoldan çıkmıştır”, mevcut düzen olduğu gibi sürecektir. Mad Men’de Bye Bye Birdie’nin işlendiği bölüme dönelim (S03E02): Pepsi firması diyet Patio içeceği için Ann-Margret’ın mavi fon önünde “Bye Bye Birdie” şarkısını söylediği tek plan açılışı kare kare taklit eden bir reklam filmi istemiştir. Peggy Olson (Elizabeth Moss), bir türlü ürünün hedef kitlesiyle Ann-Margret’ın kameraya doğru davetkâr koşusunu bağdaştıramaz. Don Draper filmi izlemediğini söyleyince Peggy şaşırır: “Nasıl yani, sen her şeyi izlerdin?” Ardından Don tuhaf bir gülümsemeyle açılışı izler ve kestirip atar: “Erkekler onu istiyor. Kadınlar ise o olmak istiyor.” Onun için hikâye bu kadar basittir. Meslek edinerek özgürleşen ve kendi alternatif hikâyesini oluşturan Peggy içinse Kim karakteri şımarık bir süs bebeğinden daha fazlası değildir. Yine de müşterinin istediği olacak ve reklam filmi sezonun dördüncü bölümünde çekilecektir. (Reklam filmi ile Ann-Margret açılışını karşılaştıran bir videoyu buradan izleyebilirsiniz.) Paralel evrende evli ve çoluk çocuğa karışmış Kim’in Don Draper’la karşılaştığını ve kocasını aldattığını görür gibiyim.

1960 yılından bir başyapıt

The Apartment bizde Garsoniyer olarak bilinir. Dönemin kadın-erkek ilişki kültürünü yansıtan ama gündelik dilde yok olmaya yüz tutmuş olan bu sözcük, erkeklerin eşlerini aldatmak için tuttukları mekânları ifade ediyor. Bu hafta Mad Men dünyası üzerine düşününce dizinin ilham kaynaklarından Oscar ödüllü bu Billy Wilder komedisini de tekrar izledim. Manhattan’da kalabalık bir sigorta şirketinde çalışan C.C. Baxter (Jack Lemmon) bekârdır ve tek başına yaşar. Şirketteki evli yöneticiler, dairesini kaçamakları için kullanmayı âdet edinmişlerdir. Baxter durumdan hoşnut olmasa da bir türlü hayır diyemez çünkü sürekli terfi edeceğini söylerler. Fakat genç adam işyerinde hoşlandığı asansör görevlisi Fran’in de (Shirley MacLaine) evli bir yöneticiyle ilişkisi olduğunu öğrenecektir.

Teknik detaylardan oyunculuklara bu filmde muhteşem olmayan hiçbir şey bulamıyorum. Elbette kadınlara bakışı bugün oldukça çağdışı geliyor ama düşünürseniz Garsoniyer 66 yaşında, zaten başka bir çağın filmi. Matthew Weiner’ın en sevdiği filmlerden biriymiş, gerçekten de Mad Men’in atmosferi bu filmden besleniyor. İzlerken binanın başka bir katında Sterling and Cooper çalışanlarının toplantı yaptığını görür gibi oldum. Dizide filme direkt referans da var: İlk sezonun 10. bölümünde şirket yöneticilerinden Roger Sterling’le (John Slattery) evlilik dışı ilişki yaşadığı idari işler şefi Joan (Christina Hendricks) sinemaya gitmekten söz ederler. Joan, Garsoniyer’i önerir. Roger, filmi çoktan izlemiştir. Joan, filmde Shirley MacLaine’in canlandırdığı Fran’in durumuna üzüldüğünden söz edince, Roger onun da filmi izlediğini ve aslında Fran’le kendisi arasında özdeşlik kurduğunu anlar. Bölümün devamında Roger kalp krizi geçirir. Bunu şirket sahibi Bay Cooper’dan (Robert Morse) öğrenen Joan, ağlamaklı haldeyken, Cooper ona gençliğini harcamaması gerektiğini öğütler ve beraber asansöre binerler. Cooper, ondan lobi katının düğmesine basmasını ister. Joan bir anda tıpkı Fran gibi bir asansör görevlisine dönüşmüştür.

Rosemary, bir iş bulup o evden hemen kaçmalısın

Ira Levin’in romanından uyarlanan Rosemary’nin Bebeği’ne 1990’larda ekranda korku kuşağında rastlamış, gerçekten dehşete düşmüştüm. Bu hafta tekrar izlediğimde ise korku türünün çok değişmiş olduğunu fark etmekle beraber filmin özellikle teknik açıdan yetkinliği gözlerimi kamaştırdı. Rosemary (Mia Farrow) ile oyuncu eşi Guy (John Cassevetes) New York’ta hayallerindeki daireyi bulduklarını düşünür ve hemen taşınırlar. Guy seçmelere giderken, Rosemary de ev işleriyle ilgilenir. Aynı duvarı paylaştıkları yan komşuları olan yaşlı çiftin garip davranışları vardır. Rosemary hamile kalınca iki çiftin yaşamları iyice iç içe girmeye başlar.

Burada bir hayranın yaptığı daha modern bir fragman var. Bu önemli korku klasiğinin 1968’de ikinci dalga feminizm yıllarına denk gelmiş olmasına şaşırmamalı. Toplumda annelik dışındaki rolleri de sahiplenmek için direnen kadınlar, yoksa bu filmde çocuk doğurmayı şeytan işi görmekle mi itham ediliyor? Çok iyi bir yönetmen olmasına rağmen ne yazık ki Roman Polanski’nin sicili de hiç parlak değil. Aslında film kadınların üreme özgürlüğü bağlamında da okunmuş. Rosemary’nin sanki tutsakmış gibi kendi doktorunu bile seçemediğini düşündükçe bana hafakanlar bastı. Mia Farrow bu filmle parlamış, göründüğü her karede her duyguyu inanılmaz bir kararlılıkla seyirciye geçiriyor. Mad Men’de bu filmin nasıl işlendiğine dönelim (S06E12): Don Draper, ikinci eşi Megan’la (Jessica Paré) sinemada Rosemary’nin Bebeği’ne gider. Don bile filmi “rahatsız edici” bulmuştur. Çıkışta Peggy ve Ted’le (Kevin Rahm) karşılaşırlar, fakat durum biraz tuhaftır. İkili, filmi bir kampanyada kullanmak için tekrar izlediklerini söyleseler de Megan aralarında bir ilişki olduğuna emindir. Peggy, bir korku filmi olmasına rağmen Rosemary’nin Bebeği’nin son sekansından bir bebek aspirini reklamı için ilham almıştır. Akla Peggy’nin ilk sezonda evlilik dışı çocuk sahibi olduğu ve bebeği evlatlık verdiği geliyor. Rosemary, Şeytan’dan olan çocuğunu bunu bile bile sahiplenir. Annelik, her şeyden önemlidir. Dizideki kadınların pek çoğunun aksine evliliği ya da anneliği değil, mesleğini önemseyen Peggy ise, her ne kadar hayata geçemeyecek olsa da bu reklam filminde aslında bir bakıma Rosemary’nin Bebeği’yle dalgasını geçmiş olur. Don, Ted’i, ilk sezondan beri kol kanat gerdiği Peggy’ye olan ilgisinden ötürü uyarır ve reklam filmi de rafa kaldırılır.

1960’larda gösterime giren her üç film de kadınları devrin kalıpları içinde işliyor. Yine 1960’larda geçen Mad Men ise aslen Don Draper’ın hikâyesi olmasına rağmen bu kalıpları eğip bükerek kadınlar için yepyeni hikâyeler üretmişti. Devrin, kadınları ofis eşyasından hallice ele alan kadın düşmanı tavırlarını pek çok bölümde gözler önüne seren dizinin yaratıcısı hakkında geçen yıl çıkan şu yazı beni üzdü. Girls’ten tanıdığımız Zosia Mamet (belki de ünlü babası David Mamet’ten miras soyadının verdiği özgüvenle), ismini vermese de Weiner’ın setteki zorbalığını kaldıramayarak kendisi için önemli bir fırsat olmasına rağmen Mad Men’den çarçabuk ayrılmış. Yazıyı okuduğumda, yaratıcıların yapıtları ile davranışlarının çoğu zaman uyuşmadığını bir kez daha hatırlamıştım. Yine de yapıtları tutkulu bir inatla sevmeye devam ediyoruz.

Bu haftaki notlarım burada sona eriyor. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Herkese harika bir hafta sonu diliyorum!

Yorum bırakın

Geçen hafta gösterimdeki Power Ballad’dan hareketle müzik ve insan ilişkisi üzerine filmlere dalmış, High Fidelity ve CODA üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Bu hafta bunlardan söz ettim: The Apartment - Billy Wilder - 1960 (MUBI) | Bye Bye Birdie - George Sidney - 1963 (Netflix) | Mad Men - dizi - 2007-2015 (Prime ve Disney+) | Rosemary’s Baby - Roman Polanski - 1968 (seç-izle)

1

Filmdeki pinned ifadesi için bu karşılığı kullandım. Erkeğin kadına bir yaka iğnesi taktığı bu davranış, anlaşılan evliliğe giden ciddi ilişkiyi ifade ediyor. Ben bunu geçmişte bizde genç çiftlerin kendi aralarında söz yüzüğü takmasına benzettim.

Read the original on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.