RSS Amplifier

başıbozuklar · Mar 27, 2026

"sürekli bir şeyleri eleştiren çokbilmiş erkekler hiç okumasın"

0
Sign in to vote or save

elif doğan, banushka · başıbozuklar

yazmaktan sebep serimizin bu ayki konuğu, daha buralar dutlukkenden beri tanıdığım birisi: banu yıldıran genç.

banu, önce twitter’dan severek ve merakla takip ettiğim, sonra ortak arkadaşlarımız olduğunu öğrendiğim, kedisiyle, pastanesiyle, ablalarıyla gönlümde yer eden bir sosyal medya arkadaşım. kendisiyle şu dünyada sadece bir kez ve tesadüfen karşılaşmış olsak da, farkında olsa da olmasa da yazdıklarıyla ışık tutmuştur bana… annelik serüveninde benden birkaç sene önde olması yaşayacaklarım hakkında fikir vermiş, ama en çok da edebiyata olan iştahı benim de iştahımı kabartmış, ne okuyacağımı bilemediğim zamanlarda yön vermiştir.

artık emekli bir edebiyat öğretmeni olan banu’nun, tüm bu birikimini aktartığı iki kitabı var: geri döndüğüm yerler ve yan yana durduğumuz zamanlar. geri döndüğüm yerler’de banu’nun tavsiye ettiği kaç kitabı okuduğumu hatırlamıyorum ama bir tanesini unutamıyorum: hoş nağme. yan yana durduğumuz zamanlar’ı ise henüz okumadım. maddi manevi hazırlık yapmam lazım çünkü banu’nun kitaplar hakkında yazdığı kitapları, okuyana kitaplar aldırıyor, #kesinbilgi.

Hepimizin derdi var, en azından biz yazıp çizerek kendimizi rahatlatmayı öğrenmişiz diye düşünüyorum aslında. Sait Faik değilim, elbette “yazmasam deli olacaktım” diyemem ama son on beş yıldır akıl sağlığımı okuyup yazmaya borçlu olduğum da yalan değil.

Derdim hep içinde yaşadığım dünyanın kaosundan, kavgalardan, telaşlardan uzaklaşmaktı. Bunu da çocukluğumdan beri edebiyatla yapabiliyorum. Bir yerden sonra sadece okumak yetmedi bana çünkü iyi bulduğumu da kötü bulduğumu da tanıdığım herkesle paylaşmak isteyen bir yapım var, içimdeki öğretmen kendimi bildim bileli orada yani. Bu nedenle iyi romanda, iyi öyküde benim gördüğümü, hissettiğimi herkes bilsin istedim, asıl olarak yazmaya başlamam bu sebeple.

Yazmadığımda okuyorum, çılgınca bir döngü. Onun dışında arada izlemediğim güzel İngiliz polisiyesine denk gelirsem geceleri dizi izlerim. Toplam dokuz aydır emekliyim, kalkıp işe gitmiyorum, bu soruya geçen yıl cevap verseydim her şey bambaşka olacaktı mesela, şimdi gündüzleri -çünkü asla gündüz okuyup yazamıyorum- kendimi zorla evden çıkarıp yürüyüşe filan gitmeye çalışıyorum.

Yazarken bilgisayarım olmazsa olmaz ama aslında bundan da biraz kurtulmak istiyorum, telefonla her fırsatta yazabilenlere hayranım.

Benim olmazsa olmazım çok, bir kere akşam olacak, kafam gece 22.00’den sonra filan çalışmaya başlıyor, fiziksel işim olmayacak, yapılacak ev işi varsa aklım onda kalıyor. Birkaç yıl önce f klavye de olmazsa olmazımdı mesela ama çok şükür bir alışkanlığı kırdım, biraz üzülüp biraz sevinerek. Şimdi iki klavyede de hızlı yazabildiğim için f klavyemi bir yerlere taşımam gerekmiyor en azından.

banu ve geçtiğimiz günlerde hepimizi korkutan kedisi mıstık, nam-ı diğer dede.

Aslında çok genç başladım, şanslıydım ve iyi akıl hocalarım vardı ama yine de söylenecek şeyler var tabii ki. Bu kadar mükemmelliyetçi olma derdim. Akademisyen değilim ve yazılarım o bilindik eleştiri formatında değil diye kendimi de yazdıklarımı da hor gördüm uzun yıllar. Yaptığımın son derece nev-i şahsına münhasır bir şey olduğunu çok geç anladım, kırklarıma kadar kitap fikri aklıma gelmedi, yine de gelmezdi ya, dediğim gibi akıl hocam sağ olsun.

Ay ne güzel soruymuş bu, hayali bile kendi kendime sırıtmamı sağladı. Önce oğluma vatandaşlık sağlayıp iş kurma fikri geldi tabii ki aklıma.

Tamam, onları yaptım, şimdi sıra benim keyfimde. Ben edebiyat eserlerini -polisiye gibi dili daha sade olanlar hariç- İngilizceden okuyamıyorum, anadilimi arıyorum, sözlük ihtiyacı bölüp duruyor ki ağır olanları anlamakta da zorlanıyorum. Okumak istediğim, çevrilmemiş bütün kitapları sevdiğim çevirmenlere dağıtıp, bol keseden telif verip çevirttirirdim, sadece okumak için. Sonra kafayı daha da kırıp yayınevi kurardım kesin…

En sevdiğim substack’lerden biri “dehricim ve konular”. Bir kere hayata çok farklı yerden bakan biri Dehri hocam ve öyle ayrıntılar buluyor ki hakkında yazıp çizecek, bayılıyorum. Akademisyen olmasına rağmen dili sade kullanımına da hastayım ki Türkçeye, Anadolu’da Türkçe kullanımına, dilin basitliğine dair yazıları da oluyor arada, en çok sevdiğim onlar.

Yine edebiyat dünyasından Saliha Nilüfer’in substack’ini çok severim. Vakit bulunca yazdığı anılar kıkır kıkır güldürür insanı, bir yolculuk, tatil hikâyeleri var ki sormayın. Ben tatlı bir mizahın hayatın içinde olmasına çok önem veriyorum, ölüp gideceğiz yoksa dertten tasadan. Kendim de ablalı anıları biraz bunun için yazmaya başladım, hayatta başımıza çok komik şeyler geliyor, ne olur bunları anlatalım bazen diye bağırasım geliyor.

Aslında Dehri ve Saliha hocalarımın substack’lerinin ortak noktası bu humor. Herkese tavsiye ederim.

Yazılarımla ilgili en sevdiğim yorum “bana da yazma hevesi verdi” denmesi, benim tüm yazılarım da böyle ortaya çıkıyor çünkü. Okuduğum bir romandan, bir öyküden sonra içim içime sığmıyor ve yazmam gerekiyor, bana kendini yazdıran kitaplar oluyor böylelikle. İşte benim kitaplar üzerine denemeler yazdığım kitaplarım da birilerine böyle hissettiriyorsa dünyanın en mükemmel, en sonsuz edebiyat çemberini kurmuş oluyoruz. O nedenle yazmaya hevesi olan, yazmak isteyen ama çekinen genç edebiyatseverler okusun isterim en çok. Adım atmalarına yardımcı olacak bir dost eli olmayı dilerim.

Yazı yazmayı çok zor, çok ciddi, çok akademik, çok bıdı bıdı bir yerden görenler, ukalalık taslayıp gençleri, kadınları sürekli hor görenler, hiçbir şeyi beğenmeyen, edebiyatımızdan hele nasıl da şikâyetçi olanlar okumasınlar. Ben sürekli eleştirilen gençlerin de içinde bulunduğumuz kısırlaşmış edebiyatın da saksıda yetişmediğini, koşullar sonucunda böyle olduğunu biliyorum ve iyi bir şeyler bulmaya, umudumu canlı tutmaya çalışıyorum. Gayet cinsiyetçi bir laf edeyim ve “sürekli bir şeyleri eleştiren çokbilmiş erkekler hiç okumasın” diye de ekleyeyim.

Aslında en sevilen ve tabii benim de sevdiğim yazı Geri Döndüğüm Yerler’in ilk yazısı “Sürgünün Ayıramadığı İki Dost: Yorgo ve Fehmi”, yıllar sonra ve hâlâ.

Burada ise başıbozuklar substack’iyle ve genel meselenle ilgili olduğu için Rachel Cusk’ın üçlemesi Çerçeve, Geçiş ve Övgü’ye dair iki yazımı anayım. Onlarla başlansın isterim. “Anlatanlar ve Dinleyenler” ve “Hayattan Alacaklıyız” bu romanlardan yola çıkıp en canım yanarak yazdığım yazılardan ikisi oldu, kadınlık ve annelik meselesi hiç bitmeyen derdimiz çünkü. Hatta hemen şuraya ikinci yazıdan bir paragraf iliştirerek cevaplarıma son veriyorum. Çok teşekkür ederim beni de “yazmaktan sebep” sayfana davet ettiğin için.

“Ama asıl meseleye dönersek kadınların bu kapanmamış hesabının nasıl görüleceğini merak ediyorum. Dünyadan alacaklıyız, bize eşit davranmayan tüm sistemlerden, devletlerden, erkeklerden, kocalardan, babalardan alacaklıyız. Hatta komşumun dediğinin aksine rahmimize düştüğü anda hiç de hissetmediğimiz ama sonra dibine kadar yaşadığımız, hayatımızın her ânını vicdan azabı, kaygı, gelecek korkusuyla dolduran annelikten, bizi istediği gibi kırabileceğini düşünen ve bunu her fırsatta yapan çünkü onları her koşulda sevmeye, affetmeye kurulu olduğumuzu sanan çocuklarımızdan da alacaklıyız.”

başıbozuklar destekçisi ol

her ay bir substack yazarına soruyorum: derdi neymiş, yazarken neye tutunurmuş, neye rağmen vazgeçmezmiş, yazılarını kimler okusun istermiş, kimler hiç okumasın? en sevdiği yazısı eşliğinde başıbozuklar okurlarıyla buluşturuyorum. yazmaktan sebep bültenlerinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Read the original on basibozuklar.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.