insan kendine bile dürüst olamıyorsa, kime olabilir ki? bazen bir gerçeği kağıda dökmek, o gerçeği mühürlemek gibi gelir. o yüzden kalemimiz hafifçe sapar, kelimeleri biraz daha katlanılır, kendimizi biraz daha "haklı" ya da "mağdur" gösterecek şekilde seçeriz. günlüğe yalan söylemek, aslında aynadaki aksimize rötuş yapmaktır.
ben her gün günlüğün başına oturan, satırlarını özenle dolduran o disiplinli yazarlardan değilim. aksine, bazen haftalarca, aylarca derin bir sessizliğe gömülürüm. öyle anlar gelir ki, içimde fırtınalar kopsa da ne gözyaşlarım akar ne de ağzımdan tek bir kelime dökülür. dünya üzerime devrilse kılımı kıpırdatamam, sadece dururum. size de oluyordur bu; insanın ne yapacağını, hissettiklerini nereye sığdıracağını bilemediği o büyük boşluk anları...
işte tam o düğümün çözüldüğü anlarda kalemi elime alır, sayfalarca yazarım. ama o kağıtlara dökülenler, içimdeki saf gerçeğin kendisi değil, onun katlanılabilir bir versiyonudur. yazdıklarımın çoğu; gerçeğin etrafından dolaşan, hislerimi maskeleyen anlatılardır.
çünkü dürüstlüğün çıplaklığı, bazen kendi kalemimin ucunda ele verilme korkusuna dönüşüyor.
sanki her şeyi dosdoğru anlatsam, o kelimeler canlanacak ve beni kendi mahkememde suçlu ilan edecekmiş gibi bir huzursuzluk bu. mürekkep kağıda değerken o görünmez sansürcü fısıldıyor: “bunu böyle yazma, bu kadar savunmasız görünme.” aslında o an kaçtığım kişi, yıllar sonra bu sayfaları çevirecek olan o ‘gelecekteki’ kendim. haksız olduğum anlarda günlüğümün beyaz sayfalarından utanıyorum; kendi hatalarımın o çiğ yansımasıyla göz göze gelmek, aynada bir kusuru incelemekten daha ağır geliyor.
kendi hakikatimden kaçmak için, mürekkebi bir kalkan gibi kullanıp satırların ardına saklanıyorum.
“aslında o kadar üzülmedim,” diyorum kağıda, oysa o gece zihnimin içinde fırtınalar kopuyor. “umursamadım,” diye not düşüyorum, halbuki o anın içinde hapsolmuş durumdayım. duyguların o en ham, bazen korkudan titreyen halini olduğu gibi yazarsam, o duygu sonsuza kadar kesinleşecekmiş gibi geliyor. oysa onları biraz değiştirerek yazdığımda, kendimi o an olmak istediğim “güçlü” kişiye daha kolay ikna edebiliyorum.
kağıt her şeyi kabul eder derler ama kağıt aslında her şeyi saklar. ben ise kendi tarihimin arşivini tutarken bile, o arşive maskelenmiş satırlar yerleştiriyorum. belki de en büyük dürüstlük, o onlarca sayfalık yazının sonuna bir gün şunu not düşebilmektir:
“yukarıdaki onca sayfa boyunca sana aslında hissetmediklerimi anlattım; çünkü gerçeğin çıplak hali, kalemin taşıabileceğinden çok daha ağırdı.”
belki de günlüğe söylenen bu yalanlar, insanın en çaresiz anında kendine gösterdiği o tuhaf ve korumacı nezakettir. ama en nihayetinde biliyorum ki; ben ne yazarsam yazayım, satır aralarındaki o sessiz boşluklar her zaman gerçeği fısıldamaya devam edecek.
günlüğe dürüst davranmak, aslında çocukluğuma olan vefa borcum.
küçükken o kilitli, pembe günlüklerimin benim en yakın arkadaşım olduğunu düşünürdüm. ona her şeyimi anlatır, dünyadaki tek sırdaşım oymuş gibi en saf halimle sığınırdım. şimdi büyüdüm diye bu dostluğa neden ihanet edeyim? maskeler takarak, kendimi kendime bile yanlış anlatarak sadece o eski yakınlığı kaybediyorum. belki de o sayfalarda yeniden dürüst olmayı denemeliyim; çünkü bir insan en yakın arkadaşına yalan söyleyemez, söylememeli. o pembe defterlerin masumiyetini bugünün yorgun satırlarına geri çağırmanın tek yolu bu: çıplak, korkusuz ve en önemlisi dürüst bir kalemle yeniden başlamak.
okuduğunuz için teşekkür ederim <3

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.