Geçenlerde İstanbul’da The Odyssey’e gitmek istedim. Bilet bulamadım.
Bir sonraki güne baktım. Yine yok.
Sonraki güne baktım. Yine dolu.
Uzun zamandır, bugün karar verdiğim bir film için üç-dört gün boyunca kapalı gişe seanslarla karşılaştığımı hatırlamıyorum.
Birçokları sinemanın öldüğünden bahsediyorken bu biraz garip değil mi sizce de?
Evde büyük ekranlarımız var. Netflix var. Disney+ var. İstediğimiz filmi durdurabiliyor, geri sarabiliyor, yatakta izleyebiliyor, sıkılırsak aynı anda telefonumuza bakabiliyoruz.
İnsanlık, Odysseus’un on yıllık eve dönüş yolculuğunu koltuktan kalkmadan izleyebilecek teknolojik seviyeye ulaştı.
Buna rağmen insanlar bir filmi sinemada izlemek için koltuk yarışına giriyor. Yalnızca İstanbul’da değil tabi.
Avrupa’nın farklı ülkelerinden binlerce kişi, filmi gerçek 70 mm IMAX formatında izleyebilmek için Prag’a gitmiş mesela. Norveç’ten üç gün araba kullanan bir aile bile varmış. Prag’daki salon, temmuzun sonuna kadar 22 binden fazla izleyici ağırlamış. Gece yarısı seansları dahil günde dört-beş gösterim yapmış.
Herkes dijitale geçerken Prag’daki bu sinema eski projektörünü değiştirmeye tembellik etmesinin sonucu bu.
Bu “tembellik”, onların bugün dünyada, filmi gerçek 70 mm IMAX formatında gösterebilen yalnızca 41 salondan biri yapmış. Rakiplerinin terk ettiği teknoloji, bu sinemanın rekabet avantajına dönüşmüş.
Tabi ki, bodrumunuzda eski bir projektör tutmak insanları üç gün araba kullanmaya ikna etmez.
Birisinin o projektörü yeniden anlamlı hale getirmesi gerekir.
O kişi Christopher Nolan oldu.
Nolan’ın Asıl Ürünü Film Değil
The Odyssey, baştan sona IMAX film kameralarıyla çekilen ilk uzun metrajlı film.
Bunu söylemek kolay. Yapmak çok daha zor.
IMAX kameraları yalnızca büyük değil, aynı zamanda son derece gürültülü. Bu nedenle geçmişte bu kameralar genellikle büyük aksiyon sahnelerinde kullanılıyor, sessiz diyalog sahnelerinde daha küçük kameralara geçiliyordu.
Nolan bunu kabul etmedi.
Filmin tamamını aynı formatta çekebilmek için IMAX’le birlikte kameranın sesini azaltan özel bir muhafaza geliştirildi. Kamera ve ses yalıtım sistemi birlikte yaklaşık 180 kiloluk devasa bir yapıya dönüştü. Film stoğunun yaklaşık üç dakikada bir değiştirilmesi gerekiyordu.
Normal bir yapımcı bu tabloya bakıp şöyle derdi:
“Bu kadar zahmete gerek var mı?”
Nolan’ın verdiği cevap, kariyerinin özeti gibi:
“Evet.”
Ama buradaki ısrar yalnızca teknik bir fetiş değil.
Nolan büyük görüntüleri seviyor. Patlamaları, okyanusları, savaşları, uzayı, atom bombasını, çöken şehirleri ve zamanın bükülmesini seviyor.
Fakat onun filmlerini asıl ilginç yapan bunlar değil.
Nolan, büyük hikâyelerin içinde insanın büyük duygusal çelişkilerini arıyor.
IMAX’i yalnızca dünyayı büyütmek için kullanmıyor.
İnsanın içindeki çatlağı da büyütüyor.
Büyük Hikâyenin İçindeki Küçük Düğüm
Çoğumuz Odyssey dünyasını az çok biliyoruz.
Truva Atı. Kikloplar. Sirenler. Tanrılar. Eve dönmeye çalışan büyük bir savaşçı...
Fakat bu hikâyenin merkezinde yalnızca fantastik yaratıklar ve deniz savaşları yok.
Kendi zekâsının sonuçlarından kaçamayan bir insan var.
Odysseus büyük ölçüde kurnazlığıyla tanınır. Kas gücünden çok aklıyla kazanır. Truva Atı bunun en ünlü örneği.
İnsanların hediye zannettiği bir nesneyi ölüm makinesine dönüştürür.
Muhteşem bir taktik.
Aynı zamanda etik sınırları oldukça zorlayan bir kandırmaca.
Zekâ savaşı kazandırmış. Fakat hikâyeyi bitirmemiş.
Tam tersine, asıl hikâyeyi başlatmış.
Odysseus’un eve dönüş yolculuğu yalnızca tanrılarla ve canavarlarla mücadelesi değil bence. Kendi kararlarının, kibrinin, arzularının ve kullandığı aklın sonuçlarıyla yaptığı uzun bir hesaplaşma gibi.
Bu yapı Nolan’a çok uygun.
Oppenheimer’da da benzer bir insan vardı.
Tarihin en karmaşık bilimsel problemlerinden birini çözecek kadar zeki, fakat çözdüğü problemin dünyaya ne yapacağıyla yaşamaya hazır olmayan bir adam.
Atom bombasını yapmak teknik bir başarıydı.
O başarıyla yaşamak ise insani bir trajedi.
Nolan’ın peşinde olduğu şey tam olarak bu.
Zekânın zaferi ile insanın yenilgisi arasındaki mesafe.
Bir fikrin işe yaraması ile doğru olması arasındaki fark.
Kazandığın savaşın seni nasıl değiştirdiği.
Büyük hikâyeler, büyük görüntüler ve büyük bütçeler bunun için var.
Duygusal çatışmanın üzerini kapatmak için değil, onu saklanamayacak kadar büyütmek için.
İnsanlar Neden Sinemaya Gidiyor?
Bu noktada Prag’daki eski projektörün neden değerli hale geldiğini daha iyi anlayabiliriz.
Projektör tek başına avantaj değil. IMAX kamera tek başına avantaj değil. Homeros’un binlerce yıllık hikâyesi tek başına avantaj değil. Nolan’ın markası bile tek başına yeterli değil.
Başarı, bunların zincirleme biçimde birbirini güçlendirmesinden doğuyor.
Nolan, herkesin bildiğini düşündüğü eski bir hikâyeyi aldı. Onu insanın değişmeyen iç çelişkilerine bağladı.
Bu hikâyeyi göstermek için çoğu yönetmenin kullanmayı göze alamayacağı kadar zor bir teknoloji seçti.
Teknolojinin sınırını kabul etmek yerine kamerayı yeniden tasarlattı.
Dünyadaki az sayıdaki gerçek IMAX projektörü, bu tercihin dağıtım noktasına dönüştü.
Kıtlık, gösterimi bir film seansından çıkarıp etkinliğe çevirdi.
İnsanlar yalnızca içeriği tüketmek için değil, deneyimin parçası olmak için seyahat etti yani.
Bu zincirin herhangi bir halkasını kaldırın, sonuç değişir.
Film sıradan bir formatta çekilse, Prag’daki projektörün önemi azalır. Hikâye yalnızca görsel gösteriden ibaret olsa üç saatlik teknik demo haline gelir.
Projektörler korunmamış olsa Nolan’ın yarattığı görüntülerin amaçlanan biçimde dağıtılacağı salonlar olmaz.
Duygusal merkez çalışmasa, insanlar görüntü kalitesini över, fakat filmi birkaç gün sonra unutur.
Bu nedenle “eski teknolojiyi korumak rekabet avantajıdır” demek yetersiz.
Daha doğru cümle şu:
Terk edilmiş bir kapasite, yeni ve güçlü bir insan ihtiyacına bağlandığında rekabet avantajına dönüşür.
Netflix Sinemayı Öldürmedi
Netflix sinemanın belirli bir işini çok daha iyi yaptı: İçeriğe erişimi kolaylaştırdı.
Sinemaya gitmek zahmetli. Saat seçmeniz gerek. Trafiğe girersiniz. Otopark ararsınız.
Yanınızdaki kişi patlamış mısırı endüstriyel kırma makinesi gibi çiğneyebilir.
Evde izlemek bunların hepsinden daha kolay.
Dolayısıyla sinema, Netflix’le kolaylık üzerinden rekabet etmeye çalışırsa kaybeder.
Ama sinemanın işi yalnızca görüntüyü bir ekrana taşımak değil.
Bize öyle gelmeye başlamıştı, çünkü sektör yıllarca deneyimi sıradanlaştırdı.
Aynı salonlar. Aynı küçük ekranlar. Aynı dijital görüntü. Aynı patlamış mısır.
Sinemalar, Netflix gelmeden önce Netflix’e dönüşmeye başlamıştı. Netflix yalnızca bu işi evde daha iyi yaptı.
Nolan ise ters yönde ilerliyor. Sinemayı daha kolay değil, daha da zor hale getirdi.
İzleyiciye “Filmi her yerde izleyebilirsin” demedi. “Filmi gerçekten görmek istiyorsan doğru yere gelmelisin” dedi.
Normal iş dünyası mantığına göre bu kötü dağıtım ağı demek.
Daha az salon. Daha pahalı altyapı. Daha zor operasyon. Sınırlı kapasite.
Fakat görüldüğü gibi, her dağıtım probleminin çözümü sürtünmeyi azaltmak değil.
Bazen “sürtünme” ürünün bir parçası haline gelince daha yüksek bir dağıtım ağı etkisi olabiliyor.
İnsanların ulaştığında anlatmak isteyeceği bir deneyim yaratıyorsanız yolculuk, zorluk, değeri azaltmıyor aksine değeri kanıtlıyor.
“Bitti” Denilen İşlere Böyle Bakmak Lazım
İş dünyasında bazı kategorilerin öldüğünü söylemeyi seviyoruz.
Fiziksel mağazalar öldü.
Satış görüşmeleri öldü.
Newsletter öldü.
İnsan müşteri hizmetleri öldü.
Sinema öldü.
Belki ölen kategori değildir.
Yalnızca kolayca ikame edilebilen versiyonudur.
Sıradan bir sinema deneyimi evdeki büyük ekranla ikame edilebilir.
Ama insanları başka bir ülkeye götüren bir gösterim kolayca ikame edilemez.
Jenerik bir satış görüşmesi otomatik e-postayla ikame edilebilir. Ama müşterinin işini ondan daha iyi anlaman, kolayca ikame edilemez.
Basın bülteni gibi yazılmış bir newsletter, AI tarafından saniyeler içinde üretilebilir. Ama yirmi yıllık deneyimden çıkmış, okurun kararını değiştiren özgün bir içgörü kolayca ikame edilemez.
Standart müşteri hizmetleri bir botla otomatikleştirilebilir. Ama öfkeli ve karmaşık bir müşteriyi gerçekten anlayıp ilişkiyi kurtarabilen insan muhakemesi kolayca ikame edilemez.
Gelecekte büyük fırsatlar yalnızca yeni kategorilerde ortaya çıkmayacak bence.
“Öldü” denilen kategorilerin, dijitalleşmeyle birlikte terk edilmiş ama insanın hâlâ ihtiyaç duyduğu kısımlarında da ortaya çıkacak.
Buradaki soru, eski işi olduğu gibi geri getirmek değil.
Plak satmak için 1980’leri taklit etmek strateji değil.
Eski bir projektörü çalışır tutmak da kendi başına strateji değil.
Asıl soru şu:
Teknoloji bu işi standartlaştırırken hangi insani değeri sistemden çıkardı?
Ritüeli mi?
Güveni mi?
Aidiyeti mi?
Ustalığı mı?
Heyecanı mı?
Birlikte yaşama hissini mi?
O değeri bulduğunuzda, herkesin terk ettiği eski bir kapasite yeniden anlam kazanabilir.
Her Eski Şey Geleceğin Fırsatı Değil
Burada nostalji tuzağına düşmemek gerekiyor.
Geçmişte yapılmış olması, bir şeyi değerli kılmaz.
Zor olması da değerli kılmaz.
Bir işi elle yapmak, otomasyondan daha iyi olduğu anlamına gelmez.
Nolan’ın başarısı eski teknolojiyi romantikleştirmesinden gelmiyor.
Eski teknolojinin hâlâ benzersiz yaptığı şeyi anlamasından geliyor.
Sonra o kapasitenin etrafında modern bir talep yaratıyor.
Bu önemli ayrım.
Başarılı dönüşler geçmişi olduğu gibi tekrar etmez.
Geçmişteki eşsiz bir kapasiteyi, bugünün çözülmemiş insan ihtiyacına bağlar.
Prag’daki sinema yalnızca projektörü korudu. Nolan ona yeniden bir görev verdi. Homeros hikâyeyi verdi. IMAX ölçeği verdi. Nolan insan çatışmasını merkeze koydu.
Seyirci ise zamanını, parasını ve bazen üç günlük yolculuğunu verdi.
Yani rekabet avantajı tek bir parlak karardan çıkmıyor görüyorsunuz. Birbirini güçlendiren seçimler zincirinden çıkıyor.
Bu yüzden gelecekte “bitti” denilen bir işle karşılaştığımda artık yalnızca şu soruyu sormak istemiyorum: “İnsanlar bunu hâlâ kullanır mı?”
Daha iyi soru şu:
Bu işin hangi versiyonu için insanlar “ülke değiştirecek” yolculuklara çıkmaya razı olur?
Çünkü sinema ölmedi.
İnsanların evde daha kolay izlediği sinema öldü.
Bu fark hep önemli olacak.

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.