RSS Amplifier

İyi Hissettiren Bülten · Jul 19, 2026

⚖️ Kendine gösterdiğin anlayışı, bana da gösteriyor musun?

0
Sign in to vote or save

Yakın İlişkiler · İyi Hissettiren Bülten

Merhaba sevgili Yakın İlişkiler sever,

Ben Psikolog Simay Malatyalı.

Son zamanlarda Harriet Lerner’in The Dance of Anger kitabına yeniden göz atıyorum. Lerner’ın en sevdiğim taraflarından biri, ilişkilerde yaşadığımız birçok çatışmanın tek bir olaydan değil, tekrar eden ilişki örüntülerinden beslendiğini hatırlatması. Yani mesele çoğu zaman “ne oldu?” sorusundan çok, “bu bizde hep nasıl oluyor?” sorusunda gizli.

Kitabı okurken kendimi sürekli aynı soruya dönerken buldum: İlişkilerde bizi gerçekten inciten şey partnerimizin yaptığı davranış mı, yoksa aynı davranışı biz yaptığımızda bambaşka bir tepki göreceğimizi bilmek mi? Sanırım çoğumuzun canını acıtan ikinci ihtimal.

Çünkü çoğu zaman sorun davranışın kendisi olmuyor. Sorun, aynı davranışın kişiye göre farklı değerlendirilmesi oluyor. Birine serbest olan, diğerine yasak gibi yaşanabiliyor. Birinin ihtiyacı “anlaşılır” bulunurken, diğerinin ihtiyacı “abartı” diye etiketlenebiliyor.

Partnerin sensiz tatile gitmek istediğinde bu “normal” karşılanabiliyor. Sen aynı şeyi yapmak istediğinde ise “ilişkiye uygun değil” denebiliyor. O, bazı ortamlara sen olmadan girmek istediğinde bunun bir sorun olmadığı söylenirken sen benzer bir istekte bulunduğunda bir anda sorgulamalar başlayabiliyor. Hatta bazen partnerin senin bazı ortamlara girmenden rahatsız olduğunu açıkça belli ediyor; ama bunu kendi gerekçeleriyle açıklayıp senin rahatsızlığını aynı ciddiyetle kabul etmiyor.

Belki örnekler farklı. Ama his hep aynı: “Bu kural gerçekten ikimiz için de mi geçerli?”

İşte bana göre çifte standart tam da burada başlıyor. Çifte standart, çoğu zaman yasak koymak değil de empatiyi tek taraflı kullanmak oluyor.

Aynı davranış, farklı ölçü

İlişkilerde en yorucu şeylerden biri, aynı davranışın iki farklı terazide tartılması. Bir taraf için “anlaşılabilir”, diğer taraf için “problemli” olan şeyler zamanla ilişkide görünmez bir dengesizlik yaratıyor. Bu dengesizlik bazen açık bir kavga olarak ortaya çıkmıyor; daha sessiz, daha sinsi bir biçimde birikiyor. İçten içe bir kırgınlık oluşuyor. Kişi kendini savunmak zorunda hissediyor. Sonra da konuşmaların tonu değişiyor. Bir süre sonra mesele artık sadece o davranış değil; mesele, “benim duygum neden seninki kadar önemli değil?” sorusuna dönüşüyor.

Psikolojide empatiyi yalnızca “karşı tarafın ne hissettiğini hissetmek” olarak tanımlamıyoruz. Empatinin önemli bir boyutu perspektif alma (perspective-taking); yani olaylara karşımızdakinin bakış açısından da bakabilme becerisi. Empati, hak vermek zorunda olmak değil aslında; önce anlamaya çalışmayı tercih etmek.

İlginç olan şu ki, bunu bazen farkında bile olmadan yapıyoruz. Psikolojide buna aktör-gözlemci yanlılığı (actor-observer bias) deniyor. Kendi davranışlarımızı içinde bulunduğumuz koşullarla açıklamaya daha yatkınız.

“O gün çok yoğundum.”
“Aslında niyetim o değildi.”
“Benim durumum farklıydı.”

Ama aynı davranışı partnerimiz yaptığında çoğu zaman koşulları değil, kişiliğini değerlendirmeye başlıyoruz.

“Bunu bana nasıl yapar?”
“Demek ki böyle biri.”

Bir anda davranış, karaktere dönüşüyor. İşte empati tam da bu noktada sessizce ilişkiden çekiliyor.

Oysa ilişkilerde asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, davranışları hemen etiketlemek değil; onları bağlamı içinde görebilmek. Çünkü bir davranışın arkasında bazen yorgunluk var, bazen korku, bazen de yanlış ifade edilmiş bir ihtiyaç. Bunları görmeden verilen her hüküm, karşı tarafın kendini anlaşılmamış hissetmesine neden oluyor. Ve anlaşılmamak, çoğu zaman kırılmaktan daha ağır geliyor.

Empati, hak vermek değil; yer değiştirmeyi denemektir

Bazen insanlar empatiyi yanlış anlıyor. Sanki empati göstermek, karşı tarafın her söylediğini onaylamakmış gibi düşünülüyor. Oysa empati, “Sen haklısın.” demek yerine “Senin yaşadığın yerden bakmaya çalışıyorum.” diyebilmek anlamına geliyor.

Bu ayrım çok önemli. Çünkü ilişkilerde en sık yaşanan savunma mekanizmalarından biri, anlaşılma talebini haklılık yarışına çevirmek oluyor. Bir taraf duygusunu anlatıyor, diğer taraf hemen kendini savunmaya geçiyor. Sonra konuşma bir anda şu hale geliyor:

  • Kim daha haklı?

  • Kim daha çok emek verdi?

  • Kim daha çok yoruldu?

  • Kim daha çok fedakârlık yaptı?

Böyle olunca asıl mesele kayboluyor. Oysa çoğu zaman partnerimizin bizden istediği şey haklı çıkmak değil, görülmek...

İlişkilerde sık duyduğumuz şu cümle aslında çok kıymetli: “Peki bunu ben yapsaydım?” Dikkat ettin mi, bu soru çoğu zaman bir tehdit değil. Bir davet. “Lütfen bir anlığına benim yerime geç.” Ne var ki bu davet bazen suçlama gibi algılanabiliyor. Karşı taraf kendini savunmaya geçiyor, haklılığını anlatmaya çalışıyor ve konuşmanın asıl amacı kayboluyor.

Oysa o soru aslında şunu söylüyor: “Beni haklı bulmanı istemiyorum. Sadece hissettiğim yeri görebilmeni istiyorum.”

Bence empatiyi zorlaştıran şeylerden biri de bu. Empatiyi, karşı tarafı onaylamakla karıştırıyoruz. Oysa bir insanın duygusunu anlamaya çalışmak, onun davranışını otomatik olarak doğru bulmak anlamına gelmiyor. Birine “Seni anlıyorum” demek, “Sana tamamen katılıyorum” demek değil. Bazen sadece “Bunun sana neden ağır geldiğini görebiliyorum” demek. Ve bu cümle, ilişkide sandığımızdan çok daha fazla şey değiştiriyor.

Çünkü anlaşılmak, insanın savunma ihtiyacını azaltıyor. Savunma azaldığında ses tonu yumuşuyor. Ses tonu yumuşadığında kelimeler sertleşmiyor. Kelimeler sertleşmediğinde de konuşma, bir savaş alanı olmaktan çıkıyor.

Adalet duygusu güvenin görünmeyen zemini

Çiftlerle ilgili araştırmalar şuna işaret ediyor: ilişkilerde güveni yalnızca sevgi ya da sadakat inşa etmiyor. Algılanan adalet (perceived fairness) de en az onlar kadar önemli. Yani kişinin ilişki içinde kuralların iki taraf için de geçerli olduğunu hissetmesi.

Çünkü insanlar yalnızca sevilmek istemiyor. Adil davranıldığını da hissetmek istiyor.

John Gottman’ın uzun yıllar boyunca çiftlerle yaptığı araştırmalarda dikkat çeken noktalardan biri de bu. Sağlıklı ilişkilerde insanlar yalnızca birbirlerini dinlemiyor; birbirlerinin iç dünyasını gerçekten merak ediyor. Savunmaya geçmeden önce anlamaya çalışıyorlar. Çünkü ilişkide güven, sadece “sana sadığım” demekle kurulmuyor. Aynı zamanda “sana karşı adil olmaya çalışıyorum” hissiyle de kuruluyor.

Belki de bu yüzden kendimize sorduğumuz o basit soru bu kadar önemli. Basit görünse de çok derin bir şeyi hatırlatıyor: İlişkideki kuralların tek taraflı olması sevgiye değil güvensizliğe hizmet ediyor. Bir taraf sürekli kendini açıklamak zorunda kalıyorsa diğer taraf ise kendi davranışlarını sorgulamadan geçiştiriyorsa orada eşitlik duygusu zedeleniyor. Eşitlik duygusu zedelendiğinde de sürekli farklı ölçü uygulanan insan rahatlayamıyor, kendini açamıyor ve gerçek yakınlık oluşmuyor.

Belki de güçlü ilişkileri ayakta tutan şey büyük romantik jestler değil. Küçük ama tutarlı bir adalet duygusu. Ve kendimize sormaya cesaret ettiğimiz o basit soru: “Ben şu an partnerimden beklediğim anlayışı, aynı durumda ona gösterebilir miydim?”

Eğer cevabımız “evet” ise, büyük ihtimalle ortak bir değerden söz ediyoruz. Ama cevap “hayır” ise, belki de konuşmamız gereken şey davranışın kendisi değil, ona uyguladığımız çifte standart.

Çünkü bazen ilişkide asıl kırılma, büyük bir ihanetle değil; küçük ama tekrar eden adaletsizliklerle başlıyor. Bir tarafın duygusu sürekli küçümsendiğinde, diğer tarafın niyeti ne kadar iyi olursa olsun, ilişki içinde görünmez bir mesafe oluşuyor. O mesafe büyüdükçe insanlar birbirine daha az açık, daha az yumuşak, daha az merhametli yaklaşıyor.

Kırmaktan korkmadan, kırmak istemeyerek yaklaşmak

Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz bir cümle var: “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.” Belki yetişkin ilişkileri için de bundan daha iyi bir pusulaya ihtiyacımız yok. Çünkü sevgi sadece anlaşılmayı beklemek değil. Anlamaya da gönüllü olmak.

Ve belki de sağlıklı bir ilişkinin en önemli göstergelerinden biri şudur: Kendine tanıdığın anlayışı, sevdiğin insandan da esirgememek. Onun duygusunu küçümsememek. Onun sınırını, ihtiyacını, rahatsızlığını hemen savunma konusu yapmamak. Bir davranışı konuşurken önce “Bunu neden yaptı?” diye sorabilmek. Bir cümleyi duyduğumuzda hemen karşılık vermek yerine, önce altındaki duyguyu fark etmeye çalışmak.

Çünkü ilişkimize kaybetmekten korkarak değil, kırmak istemeyerek yaklaşmamız gerekiyor. Empatiyi çoğalttığımızda davranışlarımız değişiyor, birbirimize durumları ifade edişimiz değişiyor, kullandığımız kelimeler değişiyor. Ve belki en önemlisi, bütün bunlar daha yumuşak oluyor.

Daha az savunmacı.
Daha az sert.
Daha çok birbirini gören.
Daha çok birbirini taşıyan.

İlişkiler bazen büyük sözlerle değil, küçük ama tutarlı bir anlayışla iyileşiyor. Birbirimize aynı ölçüyü uyguladığımızda, aynı hassasiyeti gösterdiğimizde ve aynı özeni paylaştığımızda, yakınlık daha güvenli bir yere dönüşüyor.

Ve sanırım en sonunda hepimizin ihtiyacı olan şey tam da bu: kırılmaktan korktuğumuz için değil, kırmak istemediğimiz için özen göstermek.

Bugün kendine ve sevdiğine aynı şefkatle bakabildiğin bir gün olsun. Çünkü en güzel ilişkiler, birbirini haklı çıkarmaya çalışanların değil; birbirini gerçekten anlamaya çalışanların kurduğu ilişkiler oluyor.

Sevgiler,
Simay

Gönderi yok

Read the original on yakiniliskiler.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.