Antoine de Saint-Exupéry, 1942’de New York’ta, kırk iki yaşında, Küçük Prens‘i yazıyordu. Evliliği ağır bir kriz içindeydi. Fransa işgal altındaydı. Kendisi sürgündeydi; yeniden uçmak isteyen ama yaşı, yaraları ve savaşın koşulları nedeniyle sürekli dışarıda bırakılan bir pilottu. Yıpranmış, yerinden edilmiş, hayatının her alanında çatışmalar içinde bir adam. Ve o adam, masasına oturmuş, küçük bir prensin bir gülü suladığı anı çiziyordu.
Jungcu analist Marie-Louise von Franz, puer aeternus üzerine seminerlerinde Küçük Prens’i merkezî metinlerden biri olarak ele aldı. Bu seçim rastlantısal değildir; çünkü Küçük Prens yalnızca çocukluğun masumiyetini anlatan zarif bir metin değildir. Saint-Exupéry’nin anlatısında çocukluk, aynı zamanda yetişkin dünyasına yerleşemeyen, büyümeye direnç gösteren bir ruhsal konumun imgesine dönüşür. Kitabın güzelliği de bu direnişten ayrılamaz.
Puer aeternus, Latince “ebedî çocuk” anlamına gelir. Jung psikolojisinde bu arketip, sürekli eşikte kalan, hayatı taslak olarak yaşayan kişiyi anlatır. Ama dikkat: bu insanlar genellikle tembel ya da özensiz değildir. Tam tersine. Puer çoğu zaman son derece yetenekli, hassas, büyüleyici biridir; onda taze kalmış, korunmuş bir şey vardır. Sorun bu parıltının kendisinde değil, onun yol açtığı kayıpta.
Puer olasılıkların içinde yaşar, gerçekleşmişlerin değil. Her kapıyı açık tutar; çünkü bir kapıdan geçmek, diğerlerini kapatmak demektir. Ve o kapanışı kaldıramaz. Asıl zorluk yalnızca ilişkiye bağlanmak değildir; sınıra, tekrar eden gündeliğe, emeğin yavaşlığına ve zamanın geri döndürülemezliğine katlanmaktır. Von Franz'a göre puer, kendi içindeki Büyük Anne arketipiyle olan bağından kopamaz — koruyan, besleyen ama aynı zamanda kıskıvrak tutan bir güç. Bu bağın dışına çıkmak, yani sorumluluğa, kısıtlamaya, ölümlülüğe adım atmak, o bağla hesaplaşmayı kaçınılmaz hale getirir. Ve puer bu hesaplaşmanın bedelini ödemeye hazır değildir.
Arketipsel psikolojinin kurucusu James Hillman bu dinamiği başka bir dille anlatır: puer ve senex. Ebedî gençlik ve yaşlı adam — taze olan ile kök salmış olan, uçan ile duran. Sağlıklı bir ruhsal gelişimde bu iki kutup birbirini dengeler; puerin canlılığı senexin derinliğiyle buluşur. Ama puer arketipinde takılı kalmış birinde bu iki kutup birbirinden kopmuştur. Ve bu kopuşla birlikte puer, kendi parıltısının içinde yalnızlaşmaya başlar.
Bu mercekle bakıldığında Saint-Exupéry’nin hayatında bazı şeyler belirginleşir: hareket, uzaklık, her yerde sevilmek ama hiçbir yerde tam anlamıyla tutunamamak. Pilot olmak — o özgürlük, o sürekli hareket, yere değip tekrar yükselmek — onun için meslek olduğu kadar varoluş biçimiydi de. Yere inmek zorundaydı; ama gökyüzü onun asıl eviydi.
Küçük Prens bu yüzden yalnızca bir masal değildir. Küçük Prens'in gezegeninden ayrılması, güle veda etmesi, geri döneceğini ama bir anlamda geri dönemeyeceğini bilmesi — bunlar Saint-Exupéry’nin iç dünyasının şiirleşmiş halidir. Von Franz bu kitabı okuduğumuzda sevgi duyduğumuzu söyler. Ama ardından şunu ekler: bu sevgi, bize aynı zamanda bir eksikliği gösterir. Çünkü güzellik orada durur: tamamlanmamışlığın hemen kenarında.
Saint-Exupéry, 31 Temmuz 1944’te bir keşif uçuşundan geri dönmedi. Kırk dört yaşındaydı. Uçağın kalıntılarına yıllar sonra Marsilya açıklarında rastlandı; parçalar üzerindeki seri numarasıyla uçağın ona ait olduğu doğrulandı. Ama düşüşün nedeni hiçbir zaman kesinleşmedi.
Bu belirsizlik, yarattığı dünyaya tuhaf biçimde yakışır. O da, küçük prens gibi, havada kaldı.
Yeni yazılarımı kaçırmamak için ücretsiz olarak abone olabilirsiniz.
Gönderi yok

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.