RSS Amplifier

Öğrenmeyi Öğrenme Stratejileri · Jul 16, 2026

Deneyim Tasarımı: Yolculuğu Yaşanabilir Hâle Getirmek

0
Sign in to vote or save

Rustem Temriyev · Öğrenmeyi Öğrenme Stratejileri

Rutin mimarisi kapsamında anlattığım ve hep tekrar ettiğim bazı cümlelerim vardır. Bunlardan bir tanesi de sonuç odaklı olmak yerine süreç odaklı olmaktır.

Çünkü hayatımızda sonuç olarak adlandırdığımız anlar genellikle çok kısa sürüyor. Zamanımızın büyük kısmı ise o sonuca ulaşmaya çalışırken geçiyor.

Buna rağmen sonuçları uzun uzun hayal ediyor, süreçleri ise çoğu zaman tesadüfe bırakıyoruz.

Alain de Botton, Seyahat Sanatı kitabında bununla ilgili güzel bir deneyim paylaşıyor.

Çok gri bir Londra gününde bir yerden bir yere giderken eline tatille ilgili bir broşür sıkıştırılıyor. Böyle Hawaii adaları tadında, kumsalların, palmiyelerin ve güneşin olduğu bir broşür. Broşürün tanıttığı yer ise Barbados.

Broşürü eline aldığı zaman inanılmaz etkileniyor. Zihninde hemen üç tane imaj oluşuyor: Kumsal, hamak ve gün batımı.

Bir an önce oraya ulaşmak istiyor.

Hem kendisi hem de kız arkadaşı için bilet satın alıyor ve yolculuğa çıkıyorlar. Fakat yolculuk esnasında havaalanında birtakım rahatsız edici problemler yaşanıyor. Uçuş gecikiyor. Destinasyona vardıkları zaman pasaport kontrolüyle ve uzun kuyruklarla karşılaşıyorlar.

Hava çok farklı. Aşırı nemli havadan dolayı rahatsızlık duyuyor. Bütün bu süreci bir an önce atlatıp otele varmak ve kafasındaki imajı görmek istiyor.

Taksiye biniyorlar. Taksi bir tuhaf. Havaalanından çıktıkları zaman bir köpeğin çöpleri karıştırdığını görüyor. Otele vardıklarında ise takıldığı noktalardan biri klimanın gereğinden fazla büyük olması.

Aslında yolculuk esnasındaki her şey onu rahatsız ediyor.

Çünkü amacı yalnızca bir an önce ulaşmak.

O anda yaşadığı şeyleri yolculuğun ve deneyimin bir parçası olarak görmüyor. Onları kafasındaki son imaja ulaşmasını geciktiren birtakım engeller olarak görüyor.

Geç saatlerde otele varıyorlar. Sabah uyandığı zaman otelin verandasına çıkıyor ve o manzarayı nihayet görüyor: Kumsallık, plaj, güneş ve inanılmaz güzel bir deniz.

Orada çok güzel bir zaman geçiriyor ama bu güzel zaman on dakika sürüyor, sürmüyor.

Ardından geçmişte yaşadığı sıkıntılar aklına geliyor. Gelecekteki maddi kaygılar zihnini kurcalamaya başlıyor.

“Biz buraya geldik ama gelecek ayın kirasını nasıl ödeyeceğiz? Burada birtakım masraflarımız olacak,” diye düşünmeye başlıyor.

Bunca gün boyunca zihninde beklediği bir andan tam anlamıyla zevk alamıyor.

Fiziksel olarak Barbados’a ve broşürde gördüğü manzaraya ulaşmış olsa da kendi zihnini, geçmişini, kaygılarını ve ilişkisini de yanında götürüyor.

Akşam saatlerinde kız arkadaşıyla dışarı çıkıyorlar. Yemekten sonra ikisine de aynı tatlıdan geliyor. Fakat kız arkadaşının tatlısının şekli biraz bozulmuş.

Kız arkadaşı kendi tatlısını ona vermeye çalışıyor. O ise bunu reddediyor. Tatlı üzerine bir tartışma çıkıyor ve bütün moraller yerlerde.

Sonra otele dönüyorlar.

Akşam saatlerinde plajda bir barbekü partisi yapılıyor. Ay ışığı, yıldızlar, plaj, denizin sesi, palmiyeler, barbekü yapan insanlar ve barbekü kokusu…

Hayatında gördüğü en güzel manzaralardan biri.

Ama sıfır zevk alıyorlar.

Çünkü insan sadece bulunduğu yere gitmiyor. Kendi zihnini, beklentilerini, anlatısını ve olaylara verdiği tepkileri de yanında götürüyor.

Bu hikâyeyi sonuç ve süreç açısından okuduğumuzda, sonuca kilitlenen zihnin yolculuğun büyük bir bölümünü atladığını görüyoruz.

Buradaki mesele sadece Barbados’a gitmek değil.

Mesele, zihnimizde bir son imaj oluşturduktan sonra o imaja ulaşana kadar yaşadığımız her şeyi değersiz veya rahatsız edici görmeye başlamamız.

O yüzden kitabın adı The Art of Travel, yani Seyahatin Sanatı.

Fakat seyahati aslında hayatımızdaki birçok şey için bir metafor olarak düşünebiliriz.

Çünkü bizim en çok zaman geçirdiğimiz alan sonuç değil, süreçtir.

Ben bunu kendi öğrencilerimde de görüyorum.

İngilizce öğrenme sürecine giriyorlar. Bir an önce sonuca ulaşmak istiyorlar. Zihinlerinde akıcı konuşma sonucu var ama o sonuca götüren süreci o kadar sıkıcı buluyorlar ki süreçten zevk alamıyorlar.

Halbuki insanın akıcı konuştuğu anlar, İngilizce öğrenmek için harcadığı zamanın çok küçük bir bölümüdür.

En çok zaman geçirdiği alan çalıştığı, anlamadığı, tekrar ettiği, hata yaptığı, kelime aradığı ve yeniden başladığı süreçtir.

Eğer bu süreci yaşanabilir hâle getiremiyorsak, sadece ulaşacağımız sonuca bağlı bir motivasyon kuruyorsak, o motivasyonun uzun vadede devam etmesi zorlaşıyor.

Kilo vermek de aynı şekilde.

Sonuç çok güzel olabilir. İnsan istediği bedene ulaşabilir. Aynaya baktığı zaman kendisini çok daha iyi hissedebilir.

Ama eğer o sonuca götüren günlük yaşamı tasarlayamıyorsa, beslenme sistemini, hareket düzenini ve yeniden başlama biçimini sürdürülebilir hâle getiremiyorsa, inişler kaçınılmaz oluyor.

Belki kilo veriyor. Belki İngilizcesini ilerletiyor. Belki belirlediği hedefe ulaşıyor.

Fakat süreç boyunca kurduğu sistem sürdürülebilir değilse, düştüğü zaman yeniden kalkabilmesi de zorlaşıyor.

Müfredatımda ve rutin mimarisinde anlatmaya çalıştığım bir kavram var:

Düştükten sonra kalkabilmeyi öğrenmek.

Fakat düştükten sonra kalkabilmenin yolu, sürecin her anından zevk almak değildir.

Her süreç zevkli olmayabilir. Bazı günler gerçekten zor, sıkıcı veya yorucu olabilir.

Buradaki mesele, süreci yaşanabilir hâle getirmektir. Yeniden başlama eşiğini düşürmektir. Sistemi, bir kez bozulduğunda tamamen çökmeyecek şekilde tasarlamaktır.

Bir diğer mesele de şu:

Süreçte denk geldiğimiz deneyimler, bütün deneyimin bir parçasıdır. Deneyim sadece son imaj değildir.

O imaja doğru giderken karşılaştığımız olaylar da deneyimin bir parçasıdır.

Fakat biz sosyal onaya o kadar bağlı hâle gelebiliyoruz ki yalnızca paylaşılabilir olan anları deneyim olarak kabul etmeye başlıyoruz.

Nihayetindeki imaj Barbados’taki kumsal olabilir. Çünkü onu bir yerlerde paylaşabilirim ve sosyal onay alabilirim.

Fakat o imaja doğru giderken havaalanında beklemek, trende yolculuk yapmak veya camın arkasından yağmuru izlemek, sosyal onay üretmediği için kayda değer görünmeyebilir.

Mesela İstanbul’dan Ankara’ya gidiyorum.

Belki Ankara’da çok güzel manzaraların resmini çekeceğim. Belki bir müzik festivaline gideceğim. Belki orada Instagram’da paylaşabileceğim çok güzel görüntüler olacak.

Ama trendeki yolculukta yırtık bir koltuğun üzerinde oturuyor olabilirim. Hava nemli olabilir. Camlar kirli olabilir.

Fakat o camın arkasındaki yağmur sesi, camdaki yağmur damlaları, trendeki koku, yanımda oturan kişi ve o anda dinlediğim müzik de deneyimin bir parçasıdır.

Bunları Instagram’da paylaşamadığım veya bunlardan sosyal onay alamadığım için deneyim olarak saymıyor olabilirim.

Halbuki hayatın büyük bir kısmı zaten paylaşılabilir olan o son imajlarda değil, o imajlara doğru giden görünmez anlarda geçiyor.

Sürecin neden kişiye göre değiştiğini açıklayan bir diğer kavram ise şudur:

Harita alan değildir.

Biz A noktasından B noktasına ulaşmaya çalıştığımız zaman bize bir müfredat, plan veya algoritma veriliyor.

Bu, kilo vermek olabilir. İyi bir vücuda sahip olmak olabilir. İngilizce öğrenmek veya bir şirket kurmak olabilir.

Bize verilen planı bir harita olarak düşünebiliriz.

Fakat harita iki boyutludur. Üçüncü boyutu biz katıyoruz.

Bunu araba yolculuğu olarak düşünebiliriz.

Arabayla giderken haritaya bakıyorum. A noktasından B noktasına ulaşmaya çalışıyorum.

Ama Google Maps bana o andaki havayı göstermiyor. Önümdeki aracı göstermiyor. Yanımda oturan kişiyi göstermiyor. Dinlediğim müziği göstermiyor. Benim ruh hâlimi ve yolculuk boyunca olaylara nasıl anlam verdiğimi göstermiyor.

Aynı haritayı kullanan iki insan, tamamen farklı deneyimler yaşayabilir.

Yolculuk trafikli olabilir. Hava kötü olabilir. Planladığım sürede varamayabilirim.

Bütün bunlar yolculuğun gerçekliğidir.

Fakat dikkatimi neye verdiğim, yaşadığım şeyi nasıl anlamlandırdığım ve o olaylara nasıl tepki verdiğim, deneyimin üçüncü boyutunu oluşturur.

Dolayısıyla bize verilen müfredat, plan veya algoritma yalnızca bir haritadır.

Deneyimin kendisi değildir.

Deneyimi üçüncü boyuta taşıyan şey, bizim o yolculukla kurduğumuz ilişkidir.

Burada asıl soru sadece nihayetinde ne elde edeceğim sorusu değildir.

Kilo vermek istiyoruz veya İngilizce öğrenmek istiyoruz.

Elde ettiğimiz şey İngilizce konuşmak veya istediğimiz bedene ulaşmak olabilir.

Fakat asıl soru şu:

Ben o yolculukta ne oluyorum? Neye dönüşüyorum?

İngilizcede olmak anlamına gelen iki fiil var: “be” ve “become.”

“Be”, olmak.

“Become” ise hâl değiştirmek, bir şeye dönüşmek.

Nasıl ki su buz veya buhar olduğu zaman hâl değiştiriyorsa, insan da yolculuk sırasında hâl değiştiriyor.

Sadece bir sonuç elde etmiyor. Kendisine yeni yetenek setleri, yeni bakış açıları ve yeni tepkiler katıyor.

Girişimcilikte de böyledir.

Bir sürü başarılı girişimci tanıyorum. Büyük şirketler kuruyorlar, milyon dolarlık şirketler satıyorlar ve maddi olarak birçok insanın ulaşmak istediği noktaya ulaşıyorlar.

Fakat yine de o yolculuğa tekrar tekrar giriyorlar.

Sadece para için değil.

Oradaki deneyim, dönüşüm, problem çözme süreci ve yolculuk sırasında dönüştükleri insan için.

Bu nedenle mesele sadece yolculuğun sonunda neye sahip olduğumuz değildir.

O yolculuğun bizi nasıl bir insana dönüştürdüğü de önemlidir.

Yolculuk esnasında yaşadığımız birtakım olaylar olabilir.

Fakat her olayı kontrol edemeyiz.

Uçuş gecikebilir. Hava kötü olabilir. Ekonomik bir problem çıkabilir. Başka bir insan bizim beklemediğimiz şekilde davranabilir. Planlarımız bozulabilir.

Fakat olaylara verdiğimiz tepkileri, sonraki seçimlerimizi ve mümkün olduğunda içinde bulunduğumuz koşulları değiştirebiliriz.

Bazen ortamı değiştirebiliriz. Bazen sınır koyabiliriz. Bazen bir sistemi yeniden tasarlayabiliriz. Bazen de değiştiremeyeceğimiz bir olay karşısında kendi tepkimizi iyileştirebiliriz.

Tepki kalitesi, hayatımızın kalitesini önemli ölçüde etkiliyor.

Şöyle formülize edebiliriz:

Hâlihazırdaki Rüstem’in bulunduğu konum, yaşadığı olaylara verdiği tepkilerin önemli ölçüde toplamıdır.

Elbette insan sadece tepkilerinden ibaret değildir. İçinde bulunduğumuz ekonomik, sosyal, biyolojik ve çevresel koşullar da hayatımız üzerinde etkilidir.

Fakat kontrol alanımız açısından baktığımızda, verdiğimiz tepkiler bizi bir sonraki konuma taşıyan en önemli unsurlardan biridir.

Tepkilerimizi iyileştirebilmek adına uyguladığım pratiklerden biri şudur:

Bir olay yaşanıyor ve ben olumsuz bir tepki veriyorum. Sonra durup şöyle diyorum:

“Dur bakalım, olayları bir yazalım.”

Önce gerçeklik olarak ne olduğunu kâğıda yazıyorum.

Ardından şuna bakıyorum:

Ben bunu nasıl anlamlandırdım?

Benim kurduğum anlatı neydi?

Başka bir anlamlandırma şekli olabilir mi?

Aynı olaya başka bir açıdan bakabilir miyim?

Buradaki amaç, her olaya yapay bir şekilde olumlu anlam yüklemek değildir. Olumsuz olan bir şeyi olumluymuş gibi göstermek de değildir.

Amaç, yaşadığımız olay ile o olay üzerine kurduğumuz anlatının aynı şey olmadığını görebilmektir.

Belki daha gerçekçi, daha işlevsel ve bizi bir sonraki adıma taşıyacak başka bir anlatı kurabiliriz.

Bu anlatıyı değiştirebilmek de deneyim tasarımının bir parçasıdır.

Jim Rohn’un çok sevdiğim bir cümlesi var:

“Mutluluk, gelecek için ertelediğiniz bir şey değildir. Bugün için tasarladığınız bir şeydir.”

Bu cümleyi süreç açısından düşündüğümüzde, mutluluğun kazara karşımıza çıkacak veya bütün hedeflere ulaştıktan sonra başlayacak bir son nokta olmadığını görüyoruz.

Mutluluk, üzerine çalışılması, günlük hayatın içine yerleştirilmesi ve sürecin içinde tasarlanması gereken bir yaşama biçimidir.

Sonuç elbette önemlidir.

İngilizce öğrenmek istiyorsak İngilizce konuşabilmek önemlidir. Kilo vermek istiyorsak istediğimiz bedene ulaşmak önemlidir. Bir şirket kuruyorsak şirketin başarılı olması önemlidir.

Fakat hayatımızın büyük bir kısmı sonuçta değil, o sonuca doğru giderken geçer.

Bu nedenle asıl soru sadece “Neye ulaşacağım?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bu yolculuğu nasıl yaşayacağım ve bu yolculukta neye dönüşeceğim?

Read the original on rustemtemriyev.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.