Bir iş yolunda gitmemişse, verilen karar hoşumuza gitmemişse, hak ettiğimizi düşündüğümüz bir sonuç elde edilememişse ya da bir yanlışlıkla karşılaşmışsak, hemen aynı kelimeye sarılırız.
“Devlet bunu yapar mı?”
“Maliye şöyle yaptı… Adliyeden çıkan karara bakın… Gümrük böyle yaptı… Okul, hastane…”
Peki gerçekten bütün bunların sorumlusu devlet midir?
Devlet mi hırsızlık yapıyor, devlet mi yolsuzluk yapıyor, devlet mi cinayet işliyor?
Devlet mi çocuklara, kadınlara zulmediyor, işkence yapıyor?
Devlet mi insanlara “sivil toplum kuruluşlarının peşinden koyun gibi sürüklenin” diyor?
Elbette hayır.
Devlet, kanunlarıyla, kurumlarıyla ve kamu hizmetleriyle toplum düzenini sağlamak için vardır, ancak devletin kurumlarında görev yapan insanların da hata yapabileceğini unutmamak gerekir.
Bütün olumsuzlukları doğrudan “devlet”e yüklemek yerine, yanlış bir işlem varsa onu yapan kişiyi, o işlemi denetlemekle görevli olanları ve varsa hatanın devam etmesine neden olan idari mekanizmayı sorgulamak gerekir.
Çünkü devlet başka şeydir, devlet adına işlem yapan insan başka.
Bir kez daha yazalım, kabahat her zaman devlette değildir.
Bazen devletin kurumsal yapısı içinde görev yapan bazı yöneticilerin veya çalışanların yaptığı hata, devletin tamamına mal ediliyor.
Şimdi size bunu neden söylediğimi, bizzat ailece yaşadığımız gerçek bir olay üzerinden anlatayım.
Dedemiz, 1958 yılında Maliye Hazinesi tarafından yapılan bir ihale sonucunda bazı taşınmazları satın almış.
Taşınmazlar o tarihte tapuda Hazine adına kayıtlı ve tarla niteliğinde. İhale yapılmış, bedelleri ödenmiş ve taşınmazlar dedemiz adına tapulanmış.
Yıllar sonra, 1983 yılında yapılan orman kadastrosu sırasında taşınmazların orman sınırları içerisinde kaldığı kabul edilmiş. Ardından orman idaresi tarafından dava açılmış ve 47 yıl sonra 2005 yılında taşınmazlar mahkeme kararıyla orman niteliğiyle Hazine adına tescil edilmiş.
Elbette insanın böyle bir durumda “Yapacak fazla bir şeyi yok, orman mevzuatı var, Anayasa var” diye düşünüyor.
Biz de öyle düşündük.
2014 yılında tazminat davası açtık. Dava devam ederken 6292 sayılı Kanun çıkınca, bizim elimizden alınan taşınmazlara benzer nitelikteki bazı taşınmazların eski maliklerine iadesi veya şartları oluştuğunda başka taşınmaz verilmesi konusunda düzenlemeler içeriyordu, biz de hemen başvurduk.
Fakat idare doğrudan karar vermek yerine konuyu Defterdarlığa gönderdi.
Defterdarlık da inceleme yapılması amacıyla bir uzman görevlendirdi.
Buraya kadar her şey normal.
Asıl mesele bundan sonra başladı.
Elimizde taşınmazların geçmişini açıkça gösteren resmî belgeler bulunuyordu.
Tapu kütüğünün ilgili sayfasında, 1958 yılından başlayarak taşınmazların Hazine adına tarla olarak kayıtlı olduğu, Hazinenin ihalesiyle dedemize satıldığı, daha sonra miras yoluyla çocuklarına ve torunlarına intikallerin gerçekleştiği ve bazı satış işlemlerinin yapıldığı görülüyordu.
Üstelik söz konusu tapu kütüğü sayfasında tam 18 ayrı işlem bulunuyordu.
Ayrıca TBMM Dilekçe Komisyonuna yaptığımız başvuru üzerine Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün Komisyona gönderdiği ve bize de intikal eden resmi yazı vardı.
Bu yazıda da taşınmazların ilk olarak Hazine adına tarla niteliğiyle kaydedildiği, daha sonra yapılan işlemler tek tek açıklanıyor ve en sonunda yargı kararı sonucunda Hazine adına orman niteliğiyle tescil edildiği belirtiliyordu.
Burada, tapu kütüğünün bir yazım tekniğini de hatırlatmak gerekiyor.
Tapu kütüğünde bir kayıt daha sonraki bir işlem nedeniyle değişmişse, önceki kayıt tamamen yok edilmiş gibi ortadan kaldırılmaz. Eski işlemin okunabilecek şekilde üstü çizilir ve yeni işlem sonraki satıra kaydedilir. Asla iz kaybolmaz.
Bizim sözünü ettiğimiz tapu kütüğünde de tam olarak böyle bir durum vardı.
18 işlemden 17'sinin üzeri yeni işlem yapıldıkça sırayla çizilmişti;
Son işlem ise mahkeme kararına dayanılarak taşınmazların Maliye Hazinesi adına orman niteliğiyle tescil edilmesiydi ve başka işlem olmadığı için bunun üstü çizilmemişti.
Dolayısıyla taşınmazların geçmişi, yalnızca bizim iddiamızdan ibaret değildi.
Tapu kütüğünde vardı.
Resmî belgelerde vardı.
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün resmi yazısında vardı.
Dava dosyasındaydı.
Peki Defterdarlık uzmanının hazırladığı raporda ne yazıyordu?
Rapordan bir cümleyi aynen aktarayım:
“Tapu senedinde ve tapu kütük belgelerinde taşınmazların niteliğinin orman olarak belirtilmesi ve başka bir kaydın bulunmaması nedeniyle iade talebinin kabulü için ilgili mevzuatta bulunan şartların sağlanmadığı.”
Ardından da taşınmazların iade kapsamında olmadığı ve bu nedenle iadesinin mümkün bulunmadığı değerlendirilmişti. 18 kaydın 17’sini görmemişti uzman, her halde üstü çizili diye, tapu kütüğünde kayut usulü böyle olmasına rağmen.
Burada özellikle bir hususun altını çizmek istiyorum.
Bu belgeleri nereden aldığımızı soracak olanlar olabilir.
Belgelerin tamamı bizim kendi ürettiğimiz belgeler değildir. Kurumların bize verdiği resmi cevaplar, resmi tapu kayıtları ve dava dosyasında bulunan bize açık belgelerdir.
Elbette bir çalışanın yaptığı değerlendirmeyi kasıtlı olarak yaptığı sonucuna hemen varmak doğru olmaz.
Uzman; tapu kütüğünde üzeri okunacak şekilde çizilmiş eski kayıtların hukuki anlamını farklı değerlendirmiş olabilir. !! Bilememiş olabilir.!
Belki rapor hazırlanırken belgelerin tamamı aynı şekilde yorumlanmamıştır.!!
Belki de mevzuatın yorumu konusunda farklı bir hukuki kanaat oluşmuştur.
Fakat sonuç değişmedi.
Biz, tapu kütüğündeki kayıtların ve resmî belgelerin bu durumu açıkça ortaya koyduğunu defalarca yazılı olarak ilgili idarelere ve yargı mercilerine bildirmemize rağmen, talebimiz söz konusu uzmanın bu ilginç raporundaki değerlendirmeye dayanılarak reddedildi.
Dosyamız şu anda Anayasa Mahkemesinin önünde.
Şimdi yeniden başa dönelim.
Devletin kabahati var mı?
Benim cevabım şu:
Devletin değil, devlet adına işlem yapan insanların hata yapma ihtimali vardır.
Ve devletin asıl gücü de burada ortaya çıkar.
Çünkü hukuk devletinde önemli olan, “Ben devletim, benim yaptığım doğrudur” demek değildir.
Tam tersine;
Yanlış yapılmışsa yanlışın düzeltilmesini sağlayabilmektir.
Vatandaşın elindeki resmî belge ile idarenin değerlendirmesi birbirini tutmuyorsa, bunun yeniden incelenmesi gerekir.
Bir kamu görevlisinin yaptığı değerlendirme yanlışsa, o yanlışın düzeltilmesi devlete zarar vermez.
Tam tersine, devlete olan güveni güçlendirir.
Nitekim şimdi önümüzde yeni bir imkân var.
Orman Kanunu'na 2026 yılında eklenen Ek 22. maddesiyle, bizim yaşadığımız duruma benzer şekilde daha önce orman sınırları içerisinde bırakılmış bazı taşınmazlar bakımından yeni bir hukuki düzenleme getirildi.
Bu düzenlemenin amacı, geçmişte yaşanan bazı mağduriyetlerin giderilmesine imkân sağlamak.
Biz de bu yeni düzenlemeden yararlanabilmek için başvuru yapacağız. Meclisimize de bu duyarlılığı için teşekkür ederiz.
Artık beklentimiz çok basit:
Yeni düzenleme, yeni bir sorun çıkarılmadan ve geçmişteki değerlendirmelerin tekrarına düşülmeden uygulanabilsin.
Vatandaşın devletten beklediği ayrıcalık değildir.
İstediğimiz şey, elimizdeki resmî belgelerin görülmesi, geçmiş kayıtların dikkate alınması ve kanunun öngördüğü hakkın, kanunun amacı doğrultusunda değerlendirilmesidir.
Sonuçta hepimiz aynı şeyi istiyoruz:
Devlet güçlü olsun.
Ama güçlü devlet, vatandaşının karşısında hata yapmayan devlet değildir.
Güçlü devlet, kendi yaptığı veya kendi adına yapılan bir yanlışlığı düzeltebilen devlettir.
O yüzden başımıza gelen her olumsuzlukta “Devlet yaptı” demeden önce biraz düşünelim.
Belki de devletin değil, devlet adına işlem yapan bir insanın hatasıyla karşı karşıyayızdır.
Ve eğer öyleyse, yapılması gereken devleti suçlamak değil;
Yanlışı göstermek, belgeyi ortaya koymak ve doğru olanın yapılmasını istemektir.
Bizim yaptığımız da bundan ibarettir.
Şimdi yeni düzenlemenin uygulanmasını bekliyoruz.
Umarım bu kez belgeler okunur, kayıtlar dikkate alınır ve kanunun tanıdığı hak, olması gerektiği gibi uygulanır.
Çünkü bazen bir vatandaşın devletten istediği şey çok büyük değildir:
Sadece elindeki belgenin görülmesi ve söylediğinin dinlenmesidir

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.