Çoğumuz Carla Simón’u İspanyol topraklarının tutkusunu ve emeğini ekmeği yapan insanını, sinema üzerinden anlatmasıyla tanıyor. Onun sineması bazen boşlukları duygularla dolduruyor, bazen ufak bir mimikle devasa şeyler anlatıyor. Bir çocuğun coşkusu veya küçük yüreğinde taşıdığı metaneti, olgunlaşmış tenimizin içini delip geçiyor, bir ailenin kaosu kendi ailemize dair yeni bir pencere açıyor. Ama en çok da ailesinin tabularla dolu yaşamını ve kayıplarla geçen çocukluğunu izleyicisiyle buluşturma cesaretiyle biliyoruz onu. Küçük yaşta ailesini kaybetmesini yanında bir pusula gibi taşımış ve sinemanın bir anlamda icat etme gücünden kuvvet bulmuş Simón.
Gelin, 2017 yapımı ilk projesi Summer 1993 (93 Yazı) ile başlayalım. Simón filmde anne babasını AIDS hastalığına kaybettikten sonra dayısı, eşi ve küçük kuzeniyle yaşamaya başlayan 6 yaşındaki Frida’nın hikayesini anlatıyor. Frida ve kuzeninin süslene püslene evcilik oynadığı anlar, bizi yer yer çocukluğun masum yıllarına götürüyor. Yer yer de yetişkinlerin onun için aldığı kararlarla barışamadığı zamanlarda boğazımızı düğümlüyor. Böyle bir durum kurgusal bir anlatımda bile yüreğimizi dağlamaya yeterken, aslında Simón’un yaşamının bir uyarlaması olduğunu okumak daha da rüzgarına kaptırıyor bizi. Sormadan da edemiyoruz, Simón bu kadar hassas ve kişisel bir konuyu tüm gerçekliğiyle ekrana yansıtırken nasıl güçlü kalabiliyor? Bunu bir tek biz merak etmemişiz anlaşılan. Yine ailesinden esinlenerek yola çıktığı 2025 yapımı Romería üzerine sohbet ederken şöyle diyor Simón: “Bana göre geçmişe dönüp bakmak bazı şeyleri olması gerektiği yerlere yerleştirmek gibi. Duygusal açıdan bazı şeyler canınızı yakıyor, tabii ki. Ama onlara yakınlaştıkça sizi büyütüyor da. Nihayetinde tüm bunlar kendi dünyanızla barışmanıza yardımcı oluyor.”
Simón, bir sonraki çalışmasıyla küçüklüğünden hatırladıklarını sinemasında yaşatmaya devam ediyor. Bu kez 2022 yapımı Alcarràs ile onu büyüten annesinin Katalunya’daki köklerini ziyaret ediyor. Filmde bizi geçimini şeftali ağaçları tarlasında çalışarak karşılayan büyük bir aile ağırlıyor. Katalunya’nın Alcarràs kasabasında yaşayan aile, bir gün tarlalarının yerini güneş panellerinin alacağı haberine uyanır ve biz onların son kez şeftali hasat edecekleri yazlarına şahitlik ederiz. Olaylar, ailenin bir ritüeli andıran geleneğinin yok olup gidecek olması etrafında şekilleniyor. Ancak Simón aynı zamanda bizim yaşamlarımıza dair bir şeye de işaret ediyor. Büyük bir ailenin içindeki farklı dinamizmler, tartışmalar, neşe, kısacası aile kavramıyla gelen karmaşıklığın yarattığı, izlerken bile aşina olduğumuz o yakınlık ve ortak bir bağ duygusu. Bu gerçekliği nasıl mı başarıyor? Ona göre bu filmdeki sırrı; karakterlerin, özellikle erkeklerin gerçek çiftçiler olması. Aksanları, çiftçilik yetenekleri ve toprağa duydukları aşk, onların nefesi. İzlemek için daha fazla motivasyona ihtiyacınız varsa, işte size yeni bir dipnot. Bu film yalnızca bizi değil, aynı zamanda İspanyol sinemasının büyük ustası Pedro Almodóvar’ı da çok etkilemiş. Almodóvar’a göre Alcarràs adeta bir başyapıt… Ne duruyorsunuz, marş marş ekran başına!
Simón aslında bizimle tanıştırdığı karakterler ve olaylar örgüsüyle sadece hüznü bağa dönüştürmüyor. Kendine hiç sahip olmadığı aile öyküsünü de hediye ediyor. Bunu çocuğuna hamileyken Miu Miu Kadın Hikayeleri serisi için çektiği Letter to My Mother for My Son (Oğlum için Anneme Bir Mektup) filmiyle bir kez daha gerçekleştiriyor.
Gitmeden şunu söyleyelim, evet Simón’un filmleri hayatının kayıp yapboz parçalarını bir araya getiriyor. Ama İspanyol yönetmenin içtenliği sizi korkutmasın! Perde kapandığında kalbinizde acı değil, sıcacık bir his uyanıyor. İzlerken yanınızda götürmek istediğiniz bir huzurla veda ediyor size karakterleri. Siz Simón’un filmlerinden hangi duygularla ayrılıyorsunuz?
#Reklam
No posts

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.