0:00
-6:50
Hanım iki gündür köyde, baba ocağında. Ben işten üç günlük izin aldım; hafta sonuyla birlikte toplam beş gün ediyor. Akşamları, kayınbiraderin çalıştığı kahveye gidip ona göz kulak oluyorum, çünkü o izin alamıyor. Bugün pazar ama imkanı yok, daha izin isteyemem. Tam da sezonun en yoğun zamanı. Hanımı arayıp, “Benim yarın kesin işe gitmem gerek,” diyorum.
Babası ölüm döşeğinde. Hastaneden, “Yapacak bir şey yok, isterseniz alın götürün, evinde ölsün,” demişler. Adamcağız beş gündür kıvranıyor. Siroz, karaciğerini yemiş; ama öldürmeyen Allah öldürmüyor işte.
“Öndeki ışıkları söndürelim,” diyor kayınbirader. “Bu saatten sonra başka kimse gelmez.” İçeride tek masa oyun var, hafiften kumar dönüyor. Biz hem onlara hizmet ediyoruz hem de ocaklıkta rakı içiyoruz. Çaktırmamaya çalışıyoruz ama kokuyor meret.
Oyuncular laf atıyor: “Çaya da rakı karıştırmayın ha!” Gülüşüyorlar. Biz de gülmeye çalışıyoruz. Saate bakıyorum, on ikiyi vurmuş. Kayınbirader camın yanına bir sandalye çekmiş, sigara içiyor. Yağmur bir ara coştu ama sonra duruldu; hafif hafif süzülüyor camlardan. Kahve, dört yol ağzında. Dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum. Hava sisli, yağmur ve asfalt kokuyor. Kayınbirader camdan kafasını uzatıyor, boş boş bakıyor etrafa. “Camları silmeyelim bu gece, yağmur yağıyor nasılsa,” diyor.
Sigaramı içip içeri giriyorum. Kayınbirader ocaklıkta. Bakıyorum, bir yazboz kâğıdı koparılmış, kenara konmuş; üzerinde yirmi lira var. Alıyorum. Partiyi çıkan oyuncu, “On iki ama on beş al, giriş yok,” diyor. Sonra, ağzının kenarındaki sigarasının külünü döke döke konuşan beriki raconu koyuyor: “Son oyun, ellilik beyler!” Ocaklığa gidiyorum. Kayınbirader rakıya vuruyor. “Bunlar işi ciddiye bindirdiler, ellilik yapıyorlar,” diyorum. “Bir şey olmaz, onlar alışık.” Manoyu veriyorum. Ben de az sulu rakıdan çekiyorum, bir parça eski kaşar atıyorum ağzıma. Telefonum çalınca gözleri korkuyla büyüyor.
“İşten… Sezai.” Rahat bir nefes alıyor. Biraz sonra beni bir köşeye çekip sessizce, “Sen yarın işe git enişte, her şey olacağına varır,” diyor.
Yağmur yine artıyor. Kahvenin önündeki tenteye ve pencerelere vuran yağmur, kumar sessizliğini bozan tek şey. Bu sesle birlikte kahvenin yeşil-krem, küflü duvarlarını seyre dalıyorum. Duvarlardaki her kabartı ve akıntı bir şeyi andırıyor: kelebek, uçak, kanguru… Derken biri elini açıyor, biri yanıyor. Kâğıtları dağıtmadan önce soruyorlar:
—Giriyor musun?
—Kaça?
—Yüz.
—Boş ver.
Adam kalkıyor masadan. Birkaç dakika sonra, “Para mı bıraktınız lan, bir de yüze girecekmişim,” diyor; gülüyor, geriniyor, bir sigara yakıyor, camdan dışarı bakıyor. “Nasıl iş bu, anlamadım,” diye mırıldanıyor. “Bir azalıyor, bir çoğalıyor…” Masaya doğru, “Bir el daha yapıyor muyuz?” diye sesleniyor. Masadakiler pürdikkat oyuna vermişler kendilerini. Kimseden ses çıkmayınca gidiyor.
—Kim bu? diye soruyorum.
—Emekli öğretmen Arif.
Lafı uzatmıyorum. Kayınbiraderin yüzü bugün daha da kararmış; omuzları çökmüş halde sandalyede oturuyor. Yüzündeki çizgilere bakıyorum, yanağındaki ve burnundaki ince kırmızı damarlara, kızarmış boynuna… Benim hanımın yüzü geliyor aklıma. Zihnimde yan yana koyuyorum yüzlerini. Tam o sırada biri, var gücüyle masaya vuruyor: “Ha siktir be!” O da yandı, anlaşılan. “Giriyor musun?” diye soruyorlar.
—Kaça?
—İki yüz.
Bir şey demeden kalkıp gidiyor.
—Kim bu?
—Üst kattaki muhasebeci.
Sonra ocaklığa giriyorum, rakıdan çekiyorum. “Gel, sen de bitir, ikimize birden doldurayım,” diye sesleniyorum kayınbiradere. Geliyor. Ocaklık küçücük, sıkış tıkış duruyoruz. Ekşi ekşi yayılan ter kokusunu duyumsuyorum. Geri çekilmeye çalışsam da kaçacak yer yok; kıçım iyice dayanmış lavaboya. O, ağır hareketlerle rakısını içiyor. Beni hafakanlar basıyor. Çağırdığıma pişman oluyorum. Sonra, “Kaşar bitmiş,” diyorum. “Şu dolaba tuzlu fıstık koymuştum dün. Ben çıkayım, sen onu al.”
Ocaklıktan çıkınca görüyorum ki oyun sessiz sedasız sona ermiş. Bir tek, partiyi alan adam kalmış masada. Gözlüklerini takmış, para sayıyor. Kumar parasını helal paradan ayırıyor. Ben masadaki kâğıtları topluyorum, yazboz koçanının yazılı sayfasını koparıp adamın önüne bırakıyorum. Çift deste iskambil kâğıdını dolaba kaldırıyorum. Kayınbirader kahvenin ışıklarını söndürüyor; sadece para sayan adamın üstündeki ışık açık. Adama “git artık” der gibiyiz. Sonunda para sayma işini bitiriyor. “Serhat,” diyor, “al koçum elli lira.” Bir yirmilik de kenara koyuyor: “Bira içersiniz.” Adettendir; bu saatte kadar beklettin mi kahveciye de bir sakal atmak gerekir. Sonra adam çıkıp gidiyor, ikimiz kalıyoruz. Kahvenin son ışığını da söndürüyoruz. Ben telefonun ışığını açıyorum, o rakıları ocaklıktan alıp masaya koyuyor.
“Kimdi bu giden?”
Duymuyor. Sigara uzatıyor. Yağmur durmuş.
Aniden telefonum çalıyor: Hanım. Açıyorum.
“Tamam,” diyorum sadece.
Kayınbiradere bakıyorum: “Başın sağ olsun.”
Sigara içiyoruz karşılıklı.
Sonra ben kapının önüne çıkıp Sezai’yi arıyorum: “Alo, yarın kesin geliyorum.”
Kayınbirader ocaklıkta bardakları yıkıyor. Yıkarken bardakları ağlıyor.
2021
No posts

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.