“Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristina’da aç acına sürttüğüm günlerdi.”
Knut Hamsun şehri meşhur romanı Açlık’ta böyle tanımlar: “o garip şehir.” Kristiana artık Oslo’dur; ancak modern refah toplumu ile birlikte açlık yer değiştirmiştir. Açlık artık bedensel değil, varoluşsaldır. Joachim Trier’in Oslo üçlemesinin ikinci filmindeki Anders, Hamsun’un Açlık romanındaki Andreas gibi yoksul ya da toplumsal olarak dışlanmış değildir. Aksine, refah toplumunun sunduğu maddi imkânlara erişimi olan biridir. Buna rağmen şehir ona sessiz, dolaylı ama sürekli bir şiddet uygular.
Oslo, Anders’e geçmişini sevdirecek bir nostalji sunmaz; yalnızca zamanın geri döndürülemez biçimde geçtiğini hatırlatır.
“Nostalji” kavramı ilk kez 1688 yılında İsviçreli psikolog Johannes Hofer tarafından, Yunanca nostos (eve dönüş) ve algos (acı) kelimelerinin birleşimiyle tanımlanmıştır. Hofer’in tarif ettiği nostalji, özellikle İsviçreli paralı askerlerde görülen, eve dönememe hâlinin yarattığı ruhsal acıya işaret eder.
Nostalji, geriye dönüp sevilecek bir yaşam varsayar; Anders’in hayatında ise bu varsayımı destekleyecek bir geçmiş yoktur. Bellek acıdan ancak uyuşarak sıyrılır. Bu nedenle Anders nostaljiye tutunamaz.
Oslo’da uyuşturucu, klasik anlamda bir kaçış işlevi görmez. Aksine, bir tür kavuşma; durma ve sönme hâlidir. Uyuşturucu, Anders’i şehirden koparmaz, şehrin sunduğu sessizliğe daha da yaklaştırır.
İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek’te ise şehir–birey ilişkisi bambaşka bir eksende kurulur. Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık’ta İstanbul için şöyle der:
“Bu on milyon insanı İstanbul’da toplayan tek şey ekmek parasıdır, çıkardır, faturadır, faizdir… Ama bu mahşeri kalabalığın içinde kişiyi ayakta tutan tek bir şey vardır, o da sevgidir.”
Fatih Akın’ın belgeselinde İstanbul nostaljik bir şehir olarak sunulur; ancak bu nostalji melankoliye dönüşmez. İstanbul geçmişi yıkan bir şehir olsa da geçmişi yok eden bir şehir değildir; aksine, onu üst üste bindirir. İnternette dolaşan meşhur bina fotoğrafındaki gibi, alt kat Bizans, orta kat Osmanlı, üst kat Cumhuriyet. Katmanlar duygusal olarak da olsa birikir.
Belgeselde müzik bu katmanlı yapının en görünür aracıdır. Arabesk, rap, elektronik ve rock yalnızca estetik türler değil, kolektif hafızanın taşıyıcılarıdır. İstanbul’da nostalji, kaybedilmiş bir zamana ağıt yakmaktan ziyade, hayatta kalmanın bir yolu hâline gelir.
İstanbul’un “keş” figürü bu bağlamda Oslo’dakinden belirgin biçimde ayrılır. İstanbul’da keşler görünmez değildir; kamusal alandadırlar. Uyuşturucu burada sessizleşmek için değil, şehrin gürültüsüne dâhil olmak içindir. İstanbul keşinin trajedisi Oslo’doki gibi sönmek değil, parlamaktır. O isyan eder, kurtulmak ister; fakat bu isyan çoğu zaman sonuçsuz kalır. Oslo’da keş kendini öldürecek kadar iradeliyken, İstanbul’da keş kendini öldürmeyecek kadar iradesizdir.
Bu şehir hayatı zorlaştırır ama Oslo’daki anlamda terk ettirmez. İstanbul babalar üretir, dayılar, teyzeler, ablalar üretir; Ağır Roman’da, Tabutta Rövaşata’da olduğu gibi hikayeler üretir. Çünkü burada insanlararası bağ, Oslo’ya kıyasla daha güçlüdür. “Sevgi” hâlâ geçer akçedir; yalnızca bir insana değil, bir semte, bir şarkıya bağlanmak anlamına da gelir.
Sonuç olarak bu iki film, iki farklı melankoli deneyimi sunuyor. Oslo’da melankoli içe döner; hatırlamak bireyi daha da yalnızlaştırır. İstanbul’da melankoli dışa taşar; hatırlamak anlatı ve hikâye üretir. Bir kapı açılır ve karşısınıza “Şapkacı Arlet” çıkar.
Oslo, 31 Ağustos ve İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek, modern büyükşehirlerde yaşamanın iki farklı biçimini bize gösteriyor, birinde karakter sükûnet içinde geri çekiliyor, diğerinde karakterler karmaşa içinde tutunuyorlar.
No posts

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.