RSS Amplifier

Elif Key | ÇETELE · Aug 16, 2026

Bir Davanın Anatomisi: Mahkeme Salonlarında, Handmaid’s Tale’ın Gölgesinde

0
Sign in to vote or save

elif key · Elif Key | ÇETELE

2019 yılının Mayıs ayıydı. Brooklyn’de NXIVM (Neksiyum) davasını takip ediyordum. Yaklaşık iki ay sürecek bir maratondu bu. Her sabah saat 5’te kalkıyor, adliyenin önündeki o buz gibi sırada yerimi alıyordum. Her gün, istisnasız. İzlemesi son derece ağır, yükü taşınması zor bir davaydı, çünkü suçlamalar yenilir yutulur cinsten değildi. Mahkeme salonunun büyük kısmı kadınlardan oluşuyordu, hepimiz aynı ağır havanın altında, önümüzdeki, arkamızdaki sıralarda bir tarikatın mağdur ettiği bir salon dolusu kadınla oturuyorduk.

Aramızda bizden çok daha deneyimli, yıllarını mahkeme salonlarında geçirmiş, yaşça da hepimizden büyük kadın muhabirler vardı. Bazen ifadenin ortasında sessizce kalkıp salonu terk ediyorlardı. İlk zamanlar çiş molasına çıktıklarını sanıyorduk.

Değilmiş.

Dışarı çıkıp sigara içiyorlardı. Bir tane değil. Bazen sigara üstüne sigara. Yılların tecrübesi de olsa tanıkların anlattıkları yıkıcıydı.

Sanık sandalyesinde NXIVM’in kurucusu Keith Raniere vardı. Dışarıdan bakıldığında kişisel gelişim, liderlik ve başarı programları satan bir yapı olarak parlatılan bu örgüt, gerçekte kadınların yıllar boyunca sistematik biçimde manipüle edildiği, sömürüldüğü ve istismar edildiği karanlık bir tarikattı.

Davanın odağında DOS adı verilen gizli bir hücre bulunuyordu. Kadınlardan buraya adım atarken bir teminat istenmişti: Çıplak fotoğraflar, aileleri ve sevdikleri hakkında onları mahvedecek gizli bilgiler, itiraflar, tüm mal varlıklarına ilişkin belgeler. Bunlar birer itaat ve sadakat senediydi. İtiraz ettikleri, hizadan çıktıkları an ellerindeki bu kasetlerin ve belgelerin patlatılacağına inandırılmışlardı.

DOS, kendi içinde “efendiler” (masters) ve “köleler”den (slaves) oluşan katı bir hiyerarşiye sahipti. Kadınlar başka kadınları sisteme çekiyor, ağ genişliyordu. Bazı kadınlara insan bedeninin dayanamayacağı kadar düşük kalorili diyetler yaptırılıyor, Raniere’nin fantezilerindeki kiloya inmeleri bekleniyordu. Gecenin bir yarısı gelen mesajlara anında yanıt vermek, verilen her emri tereddütsüz yerine getirmek zorundaydılar.

Ve bir de o dağlama seansları…

Kadınlar çıplak halde bir masaya yatırılıyor, diğer kadınlar kollarından bacaklarından bastırıyor ve derilerine sıcak dağlama kalemiyle bir sembol kazınıyordu. Onlara bunun kainatın birtakım elementlerini temsil ettiği söylenmişti. Sonradan anlaşıldı ki, o işaret Keith Raniere’nin baş harflerinden başka bir şey değildi.

Mahkemede o kadınlar tüm bunları tek tek, duraksayarak, tekrar yaşayarak anlattılar.

NXIVM’a nasıl çekildiklerini. Başlangıçta kendilerini nasıl özel, seçilmiş ve güçlü hissettiklerini. Sonra o sınırların milim milim nasıl kaydırıldığını. Dün asla kabul etmeyecekleri bir vahşetin bugün nasıl gündelik bir norm haline geldiğini. Raniere’nin etrafındaki dünyanın, insanın kendi akıl sağlığından ve sezgilerinden bile şüphe edeceği bir illüzyonla nasıl örüldüğünü.

Dava yalnızca DOS ile de sınırlı değildi. Savcılık Raniere’yi şebeke kurma (racketeering), seks ticareti (sex trafficking), zorla çalıştırma (forced labor conspiracy) ve nitelikli dolandırıcılık gibi en ağır federal suçlarla itham ediyordu. Tanıklıklar ilerledikçe, “kişisel gelişim” makyajı tamamen döküldü, arkadaki o çirkin çark ortaya çıktı:

Para, seks, hiyerarşi, şantaj kasetleri, kadın bedenleri üzerinde kurulan mutlak denetim ve devasa bir güç mekanizması.

Davada daha önce suçlanan beş kadın; anne-kız Nancy ve Lauren Salzman, NXIVM’in muhasebecisi Kathy Russell, Seagram içki imparatorluğunun varisi Clare Bronfman ve Smallville oyuncusu Allison Mack davadan hemen evvel suçlamaları kabul etmişti. Raniere tek başına yargılanıyordu.

Lauren Salzman’ın tanıklığı dünün en sarsıcı anlarından biriydi. NXIVM’in tepe yönetiminden gelen, yıllarca Raniere’nin gölgesinde yaşamış bir kadının kürsüde kendi enkazını anlatışını izliyorduk. Daniela isimli genç bir kadının yıllarca tek bir odada kilitli tutuluşunu dinliyorduk.

Raniere’nin yatağından geçen, DOS tuzağına düşürülen, bu bataktan çıkmaya çalışırken hayatları kararan kadınlar gözyaşları içinde kürsüdeydi. NXIVM davasındaki kadınların hiçbiri bir sabah uyanıp, “Bugün bir tarikata gireyim, bedenim kontrol edilsin, şantajcıların eline koz vereyim ve derime bir adamın baş harfleri kazınsın,” dememişti.

Her şey, ama her şey, küçük adımlarla başlamıştı.

Bir kurs broşürü. Bir arkadaş tavsiyesi. Daha iyi bir insan olma vaadi. Küçük bir bağlılık gösterisi. Ufak bir sır. Ufak bir taviz. Sonra bir taviz daha. Biraz daha itaat. Biraz daha susmak. Biraz daha kendinden vazgeçmek.

Kadınlardan daha az yemeleri istendi. Uykuları kontrol edildi. Bedenleri kontrol edildi. Kiloları kontrol edildi. Kiminle konuşacakları, ne zaman cevap verecekleri, ne kadar ulaşılabilir olacakları üzerinde kurallar oluşturuldu. Bir “master” mesaj attığında “slave”ın cevap vermesi bekleniyordu. Sonra kadınlar başka kadınları getirdiler. O çok güvendiğiniz arkadaşınız sizi içeri alıyor, size bunun kadınları güçlendiren gizli bir kardeşlik olduğunu söylüyor, siz ona güvendiğiniz için bir adım atıyordunuz. Sonra sizden başka bir kadını getirmeniz isteniyordu. Böylece tuzak kendi mağdurlarını kullanarak büyüyordu. Ve sonunda bir odada kadınlar soyunuyor, bir masaya uzanıyor ve başka kadınlar tarafından tutuluyordu. Derilerine kızgın bir alet bastırılıyor, et yanıyor, kadın acı içinde kıvranırken ona bunun bir adanmışlık töreni olduğu söyleniyordu. Bedenlerine kazınan şeklin ne olduğunu başlangıçta bilmeyen kadınlar vardı. Sonradan bunun Keith Raniere’nin baş harflerini içerdiği ortaya çıktı.

İşte bütün bunların ortasında savunmanın kullanabileceği en basit kelime şuydu: Rıza. Kadınlar oraya kendileri gitmişti. Teminatı kendileri vermişti.
Başka kadınları kendileri getirmişti. Masaya kendileri yatmıştı.

Ama aslında olan kadınlar kendilerine kurulmuş tuzağın bekçisine dönmüştü. Çünkü sonunda bazı kadınlar yalnızca itaat etmiyordu. Başka kadınlardan itaat istiyordu. Yalnızca teminat vermiyordu, teminat da topluyordu. Yalnızca sisteme sokulmuyordu; başkasını sisteme sokuyordu. Merdivenin tepesinde duran tarikat liderine ulaşmak isteyenler için her basamakta başka bir kadın duruyordu.

NXIVM’de gördüğümüz şey tam da buydu. İlk gün kimse kadınlardan çıplak fotoğraflarını teslim etmelerini, aç kalmalarını, başka kadınları sisteme sokmalarını ya da bedenlerine bir erkeğin baş harflerini dağlamalarını istememişti. Önce güven inşa edildi. Sonra aidiyet. Sonra sadakat. Ardından küçük tavizler gelmişti. Her yeni taviz, bir öncekini normalleştirdi. Dün kabul edilemez olan, bugün biraz daha kabul edilebilir hale geliyor, bugün verilen taviz yarının daha büyük tavizinin başlangıç noktası oluyordu.

Ve dönüp baktığımızda artık tek bir adamın kadınlara kurduğu bir düzene değil, kadının kadına kurduğu devasa bir tuzağa, karanlık bir çukura bakıyorduk. Bir kadının başka bir kadını içeri çektiği, onun da bir başkasını çekmek zorunda bırakıldığı; mağduriyetle suç ortaklığının, itaatle iktidarın birbirine karıştığı korkunç bir sistemdi. Manipüle edilenler için üzücüydü, manipüle edenler için üzücüydü ve bütün bunların tekrar tekrar yaşanacağını bildiğimiz için üzücüydü.

Haftalar boyunca aslında hep aynı sorunun etrafında döndük.

Bir insanın iradesi nerede biter, manipülasyon nerede başlar?

Belki de yanlış soru başından beri “Bu kadınlar rıza gösterdi mi?” sorusuydu. Çünkü rıza yalnızca alınmaz; rıza inşa da edilir. Bir insanın sınırlarını milim milim yerinden oynatır, itiraz etmenin bedelini her seferinde biraz yükseltir, dün kabul etmeyeceği şeyi bugün normalleştirirseniz, sonunda kendi ağzından çıkan “evet” bile size onun oraya nasıl getirildiğini anlatmaz. NXIVM’de ürkütücü olan buydu: Kadınların iradesini bir gecede ellerinden almamışlardı. İradelerinin sınırlarını, artık eski yerini hatırlayamayacakları kadar yavaş taşımışlardı.

19 Haziran 2019’da jüri kararını açıkladı. Keith Raniere bütün suçlamalardan suçlu bulundu. Jüri, haftalar süren o kabus gibi anlatıların ardından kararını vermek için yalnızca altı saate ihtiyaç duymuştu.

Fakat o davayı izlerken bir gün bile, ne savcılığa ne de o sefiller sefili tarikatın liderini savunan avukatlara öfkelendim. Çünkü salondaki herkes sınırını, haddini ve insanlığını çok iyi biliyordu.

Savcılar, ifade veren o yaralı kadınlara karşı muazzam bir özenle hareket ediyordu. Önlerindeki iş kolay değildi. Kadınlardan hayatlarının en mahrem, en aşağılayıcı, en travmatik anlarını yabancılarla dolu bir salonda tek tek anlatmalarını istiyorlardı. Bazen sorulması gereken soru korkunçtu, bazen alınacak cevap. Ama sorgular öyle bir hassasiyetle yürütülüyordu ki, savcılar sanki kırık camların üzerinde yürüyor, ilerlemek zorunda olduklarını biliyor ama kimsenin canını bir kez daha yakmamak için çok özen gösteriyorlardı. Her bir sorunun nasıl sorulacağı bazen saatlerce tartışılıyordu.

Savunma avukatlarının işi ise belki daha da zordu. Karşılarında dehşet verici şeyler anlatan kadınlar vardı, görevleri ise o iddiaları sorgulamak, çelişkileri bulmak ve müvekkillerini savunmaktı. Zaman zaman sertleştiler, elbette tanıkların güvenilirliğini zorladılar. Ama benim gördüğüm o salonda, savunma yapmakla bir tanığı aşağılamak arasındaki ince çizgi hiçbir zaman aşılmadı.

Ancak bugün Lindsay Clancy davasına baktığımda, o özenin, o insanlığın zerresini göremiyorum.

Ve hayatımda ilk kez bir davayı takip ederken içim öfkeyle doluyor.

Öfkem, bir tarafın kazanıp kaybetmesiyle ilgili değil. Öfkem savcılığın işini yapmasına, delil sunmasına, tanık çağırmasına, Lindsay Clancy’nin cezai ehliyeti olduğunu kanıtlamaya çalışmasına da değil. Bunların hepsi adaletin gereği. Bir duruşma salonuna giriyorsanız, karşı tarafın kozlarını sonuna kadar oynayacağını bilirsiniz. Benim öfkem, bunun nasıl yapıldığına.

Burada da kırık camlar var. Hatta bir mahkeme salonunda karşılaşılabilecek en keskin, en kanlı camlar. Ölmüş üç küçük çocuk var. Evlenmiş olsa da yeniden baba olsa da hayatına nasıl devam ettiğini bilmediğimiz bir baba var. Çocuklarını öldürmekle suçlanan, ağır bir ruhsal yıkımın ortasındaki bir anne var. Ve tüm bunları izlemek zorunda olan bir jüri var.

Böyle bir dosyada hukuk elbette hakikatin peşine düşmeli. Fakat hakikate yürümekle, insanların açık yaralarına basmak aynı şey değildir. Sertlikle hoyratlık arasında dağlar kadar fark vardır.

Bu yüzden bugün çıkıp “Mahkeme ortamı böyledir” deyip geçemiyorum.

Bir jüriyi bilgilendirmekle, onun psikolojisini duygusal olarak ezmek arasında bir sınır vardır. Belki savcılığın hesabı budur, belki de değildir, ama yarattıkları o ağır tahribatı net olarak görüyorum.

Savcılık avukatlarının karar günü adliye merdivenlerine çıkıp kameralara konuşacakları o anı hayal ettiklerini düşünüyorum.

“Lindsay Clancy bir katildir. Üç canı katletmiştir. Bugün adalet tecelli etmiştir.”

Ardından çocukların isimleri okunacak, aileye taziye mesajları ve kapanışta o standart jüriye teşekkür faslı. “God bless them all.”

Oysa bazı davalar vardır, kazansan da kaybetsen de siciline kapkara bir leke olarak geçer. Çünkü savcılık makamı sadece vardığı sonuçtan değil, o sonuca giderken bastığı topraktan da sorumludur. Yarın bu dosya tozlu raflardan indirildiğinde kimse sadece “Kazandılar mı?” diye bakmayacak. “Bunu nasıl yaptılar, insanlıklarını, empatilerini nerede bıraktılar?” diye soracak.

Lindsay Clancy’nin etrafında büyüttükleri o merhametsiz infaz arzusu unutulmayacak. “Bu kadın bir canavar”, “Cehennemde yansın”, “Elektrikli sandalyede idam edilsin” diye çıldıran kalabalıklar da unutulmayacak. Massachusetts’te idam cezasının olmadığını bile bilmeden linç çığlıkları atan o cehalet da unutulmayacak.

Belki de Kevin Reddington’ın, Lindsay ağlarken savcılığın soğuk bir edayla “Kapatın şunun sesini” (Shut her off) demesine karşılık “Burası Handmaid’s Tale mi?” diye öfkeyle ayağa fırlamasının içimize bu kadar işlemesinin sebebi buydu.

Reddington orada rastgele bir popüler kültür dizesi savurmuyordu. Mahkeme kurdu bir avukat olarak; bastığı toprağın, durduğu salonun, New England coğrafyasının tarihsel ve kültürel kodlarını harekete geçiriyordu.

Massachusetts; yani New England. Amerika’daki o katı Püriten kökenlerin, dinsel ahlakçılığın ve kadının “makbul annelik” ile “cadılık” arasına sıkıştırılıp yargılandığı Salem Cadı Mahkemeleri’nin beşiği. Margaret Atwood da The Handmaid’s Tale’deki Gilead kurgusunu yazarken tam olarak bu coğrafyanın New England Püriten ahlakından beslenmişti. Gilead alelade bir fantezi dünyası değildi. Harvard’ın tarihi duvarlarının, Cambridge ve Boston’ın hemen yanı başındaydı.

Gilead’ın en korkutucu tarafı yalnızca kadınların erkekler tarafından yönetildiği bir düzen olması değildi. Daha karanlık bir mekanizması vardı. Sistem, kadınları başka kadınların gardiyanı haline getiriyordu. Aunt Lydia tam da bunun simgesiydi.

Çünkü iktidarın kadın eliyle kullanılması, o iktidarı kendiliğinden daha şefkatli, daha adil ya da daha az acımasız hale getirmiyor.

Bazen sistem bir kadına hem üniformayı bir hem de elindeki sopayı veriyor. Bazen sistem bir kurdelenin arkasına saklanıyor. Bazen kürsüyü iki kadına teslim ediyor. Teslim alanlar bunu taltif sansa da tepelerinde bir kılıç sallanıyor. Sonra geri çekilip seyrediyor yarattığı Aunt Lydia’ları. Gerçek, kanlı, canlı.

Hediye abonelik verin

iOS ve Android için kullanılabilir

Read the original on elifkey.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.