RSS Amplifier

bu hafta izledim · Jul 17, 2026

Senin öykün hangisi?

0
Sign in to vote or save

Sıla Arlı · bu hafta izledim

Herkese merhaba! Bir süredir Netflix dizilerinin yeni sezonlarında izleyici ilgisinin çok düştüğüne dair birtakım haberlere rastlıyorum. Gerçi kurucu Ted Sarandos, burada o kadar da abartılacak bir şey yok demiş. Meraklı bir izleyici olarak bu konuda bir fikrim elbette var: Sayın Yetkili, bu kadar çok diziye vaktimiz yok! Açıkçası meselenin yapımın kalitesiyle ya da sürükleyiciliğiyle değil, çeşitliliğin çok artmasıyla ilgili olduğuna inanıyorum. Diziseverlerin ekrana ayırabileceği zaman belli, öte yandan erişim olanakları, çeşitlilik ve rekabet o kadar arttı ki, ne kadar seversek sevelim herhangi bir dizinin ikinci sezonunu izlemek yerine üzerine çok konuşulan yeni bir diziye “yatırım yapmak” bazen daha cazip geliyor. Bir dizinin ikinci sezonu en iyi ihtimalle bir sene sonra yayına giriyor. O sırada izleyici başka hikâyelere doğru yola çıkmışken, ilk sezonu çoktan unutmuş oluyor. Sezon özeti videoları yetmiyor, en baştan ilk sezonu izlemek gerekiyor. Tam öyle yapacakken bambaşka bir yeni dizi konuşulmaya başlıyor. Elveda ikinci sezon. Ben de izleyici olarak devam sezonlarında dizilerden eskiye göre daha sık kopuyorum ama bu bir kayıp duygusu yaratmıyor. Bu, ilk sezonu çok sevmiş olsam da değişmiyor. Çoğu zaman yeni sezon yerine sevdiğim eski bir diziyi baştan izlemek daha eğlenceli geliyor, tıpkı sinemada olduğu gibi ekran işlerinde de her seferinde yeni bir detayın farkına varıyorum. Mini diziler ve antoloji dizileri herhalde bu nedenle daha çok yapılır oldu.

A crowd of people standing around a yellow car
Biri bizi gözetliyor. Squid Game’in ikinci sezon tanıtımı, Kadıköy, İstanbul, 2024. Fotoğraf: Anil Baki Durmus / Unsplash

Bu hafta Rocky’nin yapım hikâyesini içeren I Play Rocky’nin fragmanı yayımlandı. İki gün içinde (YouTube) izlenme rakamları yedi milyonu geçmiş, aslında ben de birkaç kez izledim. Buraya koydum. Rocky’nin 50. yılında böyle bir filmin vizyona gireceğinden hiç haberim yoktu. Galiba müzisyen biyografileri çok sevilince yapım şirketleri filmlerin de öykülerini çekmeye başladı; yakında benzerleri salonları sarabilir bundan asla şikâyetçi olmam. Peter Farrelly filmi I Play Rocky’yi Kasım ayında izleme fırsatı bulacağız.

Bu yazıdaki izleyici notlarım cinsel şiddet konusunu ele alan filmler üzerine. Bu konuda hassasiyeti olan okurları önceden uyarmak isterim. Bu hafta beyazperdede Şili’den Dalga’yı izledim. Bu feminist müzikalin konusu beni kadınların cinsel şiddet hikâyelerini nasıl anlattığına eğilen iki filme sürükledi. Yıllardır tekrar tekrar izlediğim The Tale (Öykü), yönetmeni Jennifer Fox’un gerçek yaşantılarını oldukça dikkat çekici bir dille işliyor. 1976 yılında çekilmiş kurmaca-belgesel Not a Pretty Picture’ı ise MUBI sayesinde öğrendim.

“Bu filmi neden bir adam çekiyor?”

Müzikalleri oldum olası severim. Karakterlerin neden meramını şarkıyla dile getirdiğini sorgulamadan kendini türün akışına bırakmak bana çok eğlenceli geliyor. Albümü dinleyince filmi tekrar hatırlayabilmek de cabası. Galasını Cannes’da yapan Şili filmi Dalga ilhamını 2018’de gerçekten yaşanmış kadın eylemlerinden alan bir müzikal. Birkaç hafta önce sinemalara geldiği günlerde kaçırmıştım, bu hafta alternatif bir gösterimde izledim. Şarkılı türkülü olduğuna bakmayın, aslında sert bir film, dans sahneleri de eğlendirmekten çok, bir performans izlediğim duygusunu uyandırdı. Yönetmeni, Oscar ödüllü Muhteşem Kadın’la tanıdığımız Sebastián Lelio. Julia, Santiago’da konservatuvarda müzik bölümü öğrencisidir. Final sınavları yaklaşırken kadın ve queer öğrenciler, okuldaki tacizcilere karşı bir hareket başlatırlar. Julia, giderek büyüyen bu hareketin yavaş yavaş parçası olurken, bir asistanla yaşadıkları da aklını kurcalamaktadır.

Filmdeki bir an özellikle zihnimde yer etti. Ben filmin başından beri keşke bunu bir kadın yönetmen çekseymiş diye düşünüyordum, birdenbire karakterler, “Peki, bu filmi neden bir adam çekiyor?” diye öfkeyle sordu. O anda dördüncü duvar yıkıldı, yönetmen kadraja girdi ve biraz da çekinerek “Size destek olmak için” diye cevap verdi. Kadınlar bu cevabı pek beğenmeseler de bu sahneyi çok matrak buldum. Bir cinsel şiddet hikâyesinin kim tarafından, nasıl (hangi unsurlar dışarıda bırakılarak) ve neden belli bir şekilde anlatıldığı üzerine sorgulamaları olan Dalga, zorlu bir konuyu aktarmak için müzikal türünü seçmiş olmasıyla da bana çok ilginç geldi. Gözümün önünde Beyoğlu’ndaki 8 Mart yürüyüşlerinde geçen paralel bir müzikal canlandı. Koreografilerin bazıları kadın hareketinin coşkusunu (sadece belli bir yaş grubunu içerse de) çok güzel yansıtıyordu. Ne yazık ki şarkı videolarını YouTube’da bulamadım ama filmden bir parçayı aşağı bırakıyorum. Dalga beni bu hafta cinsel şiddet hikâyelerini farklı bir bakış açısıyla anlatan başka filmler üzerine düşünmeye de itti.

Değerli seyirciler, bugünkü konuğum gençliğim

Öykü, seyirciyle ilk kez 2018’de Sundance’te buluşmuş. Ödüllü bir belgesel yönetmeni olan Jennifer Fox’un ilk kurmaca filmi, yönetmenin kendi gerçek yaşantılarını temel alıyor ve anlatı, onun belgesel yapımcılığından pek çok iz taşıyor. Belgesel yönetmeni Jenny Fox (Laura Dern), bir film üzerine çalışırken annesi (Ellen Burstyn) telaşla onu arar. Kadın, Jenny’nin gençliğinde yazmış olduğu bir öykü ödevini evde bulmuş ve okuyunca dehşete düşmüştür. Jenny, önce annesinin kendisinden yaşça büyük bir sevgilisi olduğunu öğrendiği için sinirlendiğini düşünür. Fakat öyküyü okumaya başlayınca geçmişini hafızasının bir oyunu olarak kurguladığını fark edecektir.

Bugüne dek yüzlerce film izlemişimdir. Fakat Öykü, çok sert bir konuyu ele alma biçimiyle ilk izlediğimden beri zihnimdeki yerini koruyan az sayıda filmden biri: Yönetmenin kendi yaşantısını senaryoda kurmaca hale getirirken kullandığı yöntemler dikkat çekici: Hikâyeyi anlatırken Brechtyen unsurlardan faydalanıyor, örneğin oyuncuyu değiştiriyor ya da dördüncü duvarı kaldırıyor. Laura Dern’ün canlandırdığı yönetmen, dışses olarak kendi gençliğiyle söyleşi yapmaya başlıyor, fakat bu anlar absürt değil, aksine gerçekçi, oldukça can acıtıyor. Son derece melodramatik olabilecek bir film, kendi gerçeğini yeni baştan kurmaya çalışan bir kadının gizemli öyküsüne dönüşüyor. Özellikle yaratıcı yazma ve öz-kurmacayla ilgilenenlerin bu filmden alabileceği çok ilginç fikirler olduğunu hep düşünürüm. Elbette Fox’un kullandığı zarif yöntemler, ele aldığı konunun yakıcılığını ve etkisini hiçbir biçimde azaltmıyor, aksine artırıyor. O nedenle aslında bir genç kızın cinsel taciz öyküsünü anlatan bu filmin temkinle izlenmesinde fayda var. Yönetmen Jennifer Fox, karakterlerden birinin gerçekte kim olduğunu 2023 yılında ifşa etti. Bu bakımdan film, bittikten sonra da sürmeye devam etti. Democracy Now!, yönetmenle film yayına girerken ve ifşadan sonra (beş yıl arayla) iki söyleşi gerçekleştirmiş.

“Kadın olmak bundan mı ibaret?”

Dalga’yı izledikten sonra MUBI’yi karıştırırken Not a Pretty Picture’a rastlayınca 1976 yapımı bu eski belgesel, zihnimde Öykü’yle birleşti. Gerçekten de film Fox’a ilham vermiş olabilecek kaynaklar arasında sayılmış.1 Sonradan daha çok ekran yapımlarında çalışan Martha Coolidge’in bu ilk filmi, yönetmenin henüz 16 yaşındayken maruz kaldığı cinsel şiddeti ve sonrasında yaşadıklarını bir yandan doğaçlama olarak canlandırmaya çalışan, diğer yandan da oyuncuların deneyim ve düşüncelerini tartışan bir tür belgesel. Bir an kurmaca filmi izliyoruz, sonra yönetmen ile oyuncular kendi aralarında tartışıyorlar, böyle devam ediyor; kabaca Not a Pretty Picture’ı bu şekilde anlatabilirim.

Döneminin ötesinde bulduğum bu feminist film, 2023’te Berlinale’de restore edilmiş olarak yeniden gösterilmiş. Filmin adını ne şekilde çevirmeliyiz, emin değilim. Sanırım görselliği ifade eden picture sözcüğü özellikle kullanılmış. Nahoş bir manzara mı, bir resim mi, yoksa bir film mi söz konusu? Belki de bir kadının her zaman güzel (pretty) olması beklentisine bir gönderme içeriyordur. Özellikle benim gibi 1960’ları ve 1970’leri sevenlerin dönemin kadınlara ve cinselliğe kaba (vulgar) bakışını görüp şaşkına dönecekleri, can sıkıcı ama bir o kadar da akılda yer eden bir film. Cinsel şiddete dair toplumsal algının bizim Yeşilçam filmlerindeki temsillerinden çok da farkı yokmuş. Bu ilginç yapımı izleme fırsatı bulduğum için mutluyum.

Bu hafta Dalga’dan hareketle diğer iki filme gitmemin nedeni, zorlu bir hikâye anlatırken sinemanın olanaklarını esnetmeleri ve kurmacanın sınırlarını zorlamaları oldu. Yakın zamanda Ridley Scott da tarihten bir cinsel şiddet hikâyesini Raşomon bakışıyla anlatmaya çalışmıştı fakat sevdiğim bir yönetmen olmasına rağmen Son Düello’yu sıradan bulmuştum. Son olarak Maria Olmak’ı da bu hafta tekrar hatırladım. Başrollerini Marlon Brando’nun Maria Schneider’le paylaştığı Bernardo Bertolucci yapımı Paris’te Son Tango’yu izledinizse 1972 yılı için, hatta bugün bile oldukça cesur sahneler barındıran bu filmin nasıl çekildiğini merak etmiş olabilirsiniz. Çok güçlü bir film olmasa da Maria Olmak, Schneider’in anlatımlarına dayanarak Paris’te Son Tango çekimleri sırasında yaşanan aşağılayıcı anları ve sonrasında oyuncunun filmden nasıl olumsuz etkilendiğini konu ediyordu. Fragmanı burada. Dili klasik olmakla beraber, çok ünlü bir filmle ilgili algıyı değiştiren bir cinsel şiddet anlatısıydı. Brando’nun ve Bertolucci’nin “ne var ki bunda” bakışlarını görür gibi oluyorum.

Bu haftaki izleyici notlarım burada sona eriyor. Sabrınız için teşekkür ederim. Christopher Nolan’ın aylardır beklenen filmi The Odyssey dün gece 00.00’da gösterime girdi. Umarım ilk eleştirilerde ifade edildiği kadar güçlü bir yapımdır. Beni hayal kırıklığına uğratacak bir pazarlama bombasına daha tahammül edemeyeceğim. Edebiyat uyarlamaları benim yumuşak karnım. Kaldı ki 250 milyon dolar harcanmış bir filmden çok yüksek beklentilerim var, beni öyle “Olağanüstü! Nefes kesici! Matt Damon’a Oscar geliyor!” cümleleri eşliğinde birkaç “on numara beş yıldız”la kandıramazlar. İzleyecek olanlara iyi seyirler dilerim, ben de yarın gideceğim.

Yorum bırakın

Geçen hafta yaz tatili münasebetiyle Aftersun, Dirty Dancing ve Yaz Evi filmleri üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Bu hafta bunlardan söz ettim:

  • La Ola (Dalga) - Sebastián Lelio - 2025 (gösterimde)

  • Maria Olmak - Jessica Plaud - 2024 (TV Plus)

  • Not a Pretty Picture - Martha Coolidge - 1976 (MUBI)

  • Paris’te Son Tango - Bernardo Bertolucci - 1972 (HBO Max)

  • The Tale - Jennifer Fox - 2018 (HBO Max)

1

April Wolfe, Four Decades On, Martha Coolidge’s “Not a Pretty Picture” is Still Paving the Way, Village Voice, 7 Haziran 2018.

Read the original on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.