Herkese yeniden merhaba! Aramıza yeni katılanlar için çıkan kısmın özeti: Sinemada ve ekranda izlediklerim üzerine seyirci gözüyle aldığım notlar her hafta cuma günleri burada yayımlanıyor. Abone olduğunuz için çok teşekkürler. Bu hafta Oscar ödülleri dağıtıldı ve geçtiğimiz yılın en iyi filmleri ile kamera önü ve arkası performanslarını değerlendiren ödül sezonu sona erdi. Törende yapılan bir konuşmadan esinlenerek ekranda Çöküş: 1975 belgeselini izledim. Berlin Film Festivali’nde jüri ödülüne değer görülen yerli bağımsız Kurtuluş’u ekibin de katıldığı bir gösterimde beyazperdede görme fırsatı buldum. Ayrıca bu hafta ekranda yıldız oyuncularla dolu bir kadrosu olan Scarpetta’ya göz attım.
Temkinli bir Oscar töreni
Nihayet Oscar ödülleri de dağıtılınca sinemaseverler için yılın en eğlenceli dönemi sona ermiş oldu. Resmi sonuçlara buradan erişebilirsiniz. Kendimce kayda değer anları sıralayayım: Sezonun en başından beri konuşulan Savaş Üstüne Savaş tahmin edildiği üzere en iyi film seçildi. Geçen yıl en çok ilgimi çeken filmlerden biri olan Günahkârlar’ın yönetmeni Ryan Coogler, en iyi özgün senaryo ödülünün sahibi oldu. Bu filmin görüntü yönetmeni Autumn Durald Arkapaw, sinematografi dalında Oscar alan ilk kadın ve siyahi olarak tarihe geçti. Kısa film ödülü bu yıl iki filme birden verildi. Törenin bence en büyük sürprizi, en iyi uzun metraj belgesel ödülünün sezonun başından beri favori gösterilen Mükemmel Komşu’ya değil, Mr. Nobody Against Putin’e gitmesi oldu. Norveç yapımı Manevi Değer en iyi uluslararası film seçildi. (Oscar ödüllerinin oy verme sistemi biraz karmaşık, buradan bir fikir edinebilirsiniz. Burada da Akademi yapısı ve üyeleri üzerine yazılmış Türkçe bir yazı var.)
Töreni ertesi akşam izledim.1 Katılanların siyasetten uzak duruşu bence dikkat çekiciydi. Bütün sezon boyunca, devrimci bir örgütü anlatan ve ABD’deki göçmen karşıtı güncel olaylardan ilham alan (benim biraz karikatürize bulduğum) Savaş Üstüne Savaş konuşulduğu için açıkçası daha farklı bir tören bekliyordum. Dişe dokunur tek savaş karşıtı mesajı, İspanyol aktör Javier Bardem dile getirdi. Törendeki bu temkinli duruşu eleştiren şu yazıyı okurken birdenbire tanıdık bir ülkeye rastladım:
“If people watching in Turkey and China and Russia and other non-democracies see that Americans are speaking out, they believe they can, too.” / “Türkiye, Çin ve Rusya gibi demokrasi dışı rejimlerdeki izleyiciler, Amerikalıların sesini yükselttiğini görünce kendilerinin de bunu yapabileceğine inanacaklardır.”2
Bu cümleyi yazının yazarı değil de, görüşlerine yer verilen başka bir yazar, Daniel Kehlmann kuruyor. Ülkece içinde bulunduğumuz siyasi sıkışmayı aşmak için Oscar törenlerinde tasarım giysileriyle boy gösteren eğlence sektörü kuklalarının Trump karşıtı söylevlerine ihtiyacımız olduğunu bilmiyordum. ABD bazen kendini gerçekten fazla ciddiye alıyor. Acaba törendeki bu sessizlik, liberal Amerikalıların, yavaş yavaş ısıtılan su dolu tenceredeki meşhur kurbağacık gibi, kendi kendilerine “aslında çok da sıcak değil” demelerinden mi ibaretti? Dünya otokratlarla boğuşurken ABD de aynı yolda ilerliyor. Siyaseten oldukça sessiz geçen Oscar törenlerine bulunduğum yerden bakınca, kendimize örnek alacak kimseyi bulamadığımızı filan düşünmedim, “Yangın ABD’yi de etkisi altına almış” dedim. Törende Paul Thomas Anderson, üç ayrı Oscar konuşmasının en azından birinde filmindeki bazı sahnelerin sokakta gerçeğe dönüştüğü son olaylara değinseydi bari. Bunun yerine yönetmen, 50 yıl önce 1976’da Oscar adayı olan 1975 yapımı filmlerden söz etti ve “en iyi film” yoktur, “büyük film” vardır konulu bir mesaj verdi. Ben de bu vesileyle bir süredir aklımda olan bir belgeseli izlemeye karar verdim.
1975’te ne olmuştu?
Oscar ödüllü Morgan Neville’in yönettiği Çöküş: 1975’i Jodie Foster seslendiriyor. Orijinal adındaki breakdown ifadesinin “çöküş” olarak çevrilmesi bana biraz tuhaf geldi, izleyince bu ifadeyle aslında o yılın farklı açılardan analizinin kastedildiğini düşündüm. Belgeselde, aralarında Oliver Stone ve Martin Scorsese gibi isimlerin de olduğu sinemacılar, aktörler ve film eleştirmenleri, 1975 yılı civarında çekilen filmlerden hareketle (aslında daha çok yeni Hollywood akımı filmleri) Hollywood’u olabildiğince siyasi açıdan değerlendiriyorlar.
Başlıca filmler, Anderson’ın da törende saydığı şekilde Köpeklerin Günü, Jaws, Guguk Kuşu ve Nashville. Anderson, konuşmasında 1976 yılı Oscar adaylarından Barry Lyndon’ı da sayıyor. Bu tarihi film belgeselde yer almasa da pek çok başka filme değiniliyor. Geçişleri gereğinden hızlı, anlatım dili de biraz “pop” yani hafif, buna rağmen Çöküş: 1975’i izlemekten çok keyif aldım. O yıl yapılan Oscar törenlerinde en iyi belgesel ödülü alan Hearts and Minds’ın yapımcısı Bert Schneider’in Vietnam’la ilgili olarak kürsüde söyledikleri üzerine Frank Sinatra, Akademi adına alelacele özür dilemiş. Bu olay, bu haftaki töreni düşününce beni çok eğlendirdi: “We are not responsible for any political references made on the program, and we are sorry they had to take place this evening” / “Programda yapılan hiçbir siyasi referanstan sorumlu değiliz ve bu akşam bunlar yaşandığı için özür dileriz.” Neyse ki geçen pazar akşamı Akademi adına kimse Bardem’in ifadelerini sahnede dışlamaya kalkmadı. Yine törene dönersem, Anderson, 1975 yapımı büyük filmleri hatırlattı ama onları tarihte iz bırakan yapımlar haline getiren, siyasi ve kültürel bağlamdı. Savaş Üstüne Savaş üzerine çok konuşulmasını da aynı nedene bağlıyorum fakat yönetmen buna üstünkörü değinerek “housekeeping mess/kat görevlisinin dağınıklığı” demekle yetindi. ABD’nin hem ülke içinde hem de dışında tarihe bıraktıkları, birkaç haftadır süregelen savaş ortamından da gördüğümüz üzere bundan çok daha fazlası. Fakat Hollywood bunu genelde yok saymayı ya da ehlileştirmeyi tercih ediyor. Neville’in 1975 belgeseli bu tavrı bir nebze aşmaya çalışan ve genel seyirciye hitap eden bir yapım.
Keşke hiç hatırlamasaydım
Berlin’de ödül alır almaz ayağının tozuyla gösterime giren Kurtuluş’u vizyondaki ikinci haftasında izledim, ardından yönetmen ve ekiple bir söyleşi de yapıldı. İki komşu köyde yaşayan aileler arasında ezelden beri husumet vardır. Yaşanan terör olayları sırasında korucu olmayı reddeden Bezariler köylerini terk etmiştir, Hazeranlar ise korucudur, bir yandan da terk edilen köydeki tarlaları ekip biçerler. Bölgede çatışmaların azalması üzerine köylerine dönmeye başlayan Bezariler ile korucu köyü arasında geçmişten gelen düşmanlık yeniden açığa çıkar. Hazeran erkekleri sıklıkla toplandıkları dergâhta şeyh Ferit (Feyyaz Duman) önderliğinde yaşadıkları huzursuzluğu dile getirirler. Öte yandan Ferit’in kardeşi Mesut (Caner Cindoruk), aslında kendisinin şeyh olması gerektiğine inanmaktadır.
Sıklıkla yazılıp çizildiği üzere film, 2009 yılında Mardin’de yaşanmış olan Bilge köyü katliamını temel alıyor. Filmin adı, İngilizce çevirisinde de görüldüğü üzere (salvation) aslında “necat” anlamında ebedi kurtuluşu simgeliyor. Kurtuluş’un yoğun bir din ve bağnazlık eleştirisi içerdiğini düşündüm. Çıkış noktası olan dehşet verici olaya geri dönünce, meselenin “suçlu koruculuk sistemi/suçlu feodalite/suçlu patriyarka… vb.” açıklamalarla kestirme sonuçlara erişilemeyecek kadar yüklü olduğunu gördüm. Yönetmenin kendisi de olayı açıklamakta zorlandığını farklı mecralarda belirtmiş. Filmin rüyalar, hatta kâbuslarla dolu olmasına şaşırmadım, gerçekten kâbus gibi bir olay. O dönemde muhtemelen duyduğum, belki cehaletim yüzünden, belki de kamuoyuna yansıyan bilgilerin sınırları nedeniyle, faillerin motivasyonlarını anlayamadığım ve zaman içinde hafızamdan silmeyi tercih ettiğim bu olayın, yakın geçmişte ülkemizde yaşanmış olduğunu açıkçası hatırlamamayı tercih ederdim.
Sinemanın kudreti herhalde burada yatıyor, unutmak istediklerimizi bize hatırlatıyor. Her şeyden önce bu olayın gündeme getirilmesini cesurca buldum. Elbette Kurtuluş, katliamı birebir anlattığını iddia etmiyor. Öyle olsaydı bile bir “yorum” olarak değerlendirmeyi tercih ederdim. (Gerçek olaydan yola çıkılarak daha kimlik temelli bir okuma Altyazı’da yapılmış, kuramsal bakışına tarihsel gerekçelerle katılmasam da meraklısı için buraya bırakıyorum.) Aslında Kurtuluş, gerçek bir olayı temel alarak bu tür katliamları daha evrensel bir dille anlatmaya çalışıyor. Bunu bir ölçüde başardığını, Berlin’de de bunun görüldüğünü düşünüyorum. Ödüle rağmen filmin neden çok izlenmediği tartışılmış. Komediler dışında sinemaya pek gitmeyen ortalama yerli seyirci, bu karanlık olayla yüzleşebilir mi, pek emin değilim. Ben de zorlandım. Film, Berlin Film Festivali’nde ödül almasaydı, belki ben de sinemada izlemeyebilirdim. Son olarak filmin özellikle görüntü yönetiminden çok etkilendiğimi belirteyim (Ahmet Sesigürgil ve Barış Aygen).
Nicole Kidman adli tabip Scarpetta rolünde
Polisiye dizileri çok seviyorum. Nicole Kidman, Patricia Cornwell’in ünlü polisiye roman serisinden yapılan uyarlamada başrolü canlandırınca haliyle ekranlarda akan sular durmalıydı. Fakat bu yeni dizi anlaşılan pek sevilmemiş. Adli tabip Kay Scarpetta, Virginia eyaleti adli tıp birimi şefi olarak ikinci kez göreve gelmiştir. Ortaya çıkan bir kadın cesedi, on yıllar önce yine aynı görevdeyken rastladığı ve ona büyük ün getiren vakalara benzemektedir. Fakat Scarpetta şüpheye düşer. Yoksa geçmişte bir hata mı yapmıştır?
Fragmanı izledinizse, Scarpetta yemin ederken karşısında görülen kişi, Türkçede de yayımlanmış olan romanların yazarı Patricia Cornwell’miş. Senaryo, tek bir romana dayanmıyor, 1990’da başlayan serinin farklı kitaplarından alınan olaylar birleştirilerek yazılmış. Yaratıcısı Liz Sarnoff olan dizinin Oscar ödüllü oyuncular ve ünlü ekran yüzleriyle dolu bir kadrosu var: Scarpetta’nın ablası Dorothy’yi Jamie Lee Curtis, Dorothy’nin kızı Lucy’yi ikinci Batı Yakasının Hikâyesi’nden hatırlayacağınız Ariana DeBose, Scarpetta’nın eşi Benton’ı Simon Baker, emekli dedektif Pete’i Bobby Cannavale canlandırıyor. Günümüzde geçen kısım, bu yıldız oyuncularla dolu olmakla beraber olay örgüsüne çok da özenilmemiş, ailevi dramalar kimi zaman hikâyenin önüne geçiyor. Okuduğum yorumlara göre, dizi özellikle bu nedenle beğenilmemiş, hatta “pembe dizi”ye benzetilmiş. Ben bunu biraz abartılı buldum; Kidman ile Curtis’i gündelik konularda birbirleriyle didişen rollerde izlemek benim için çok eğlenceliydi. Curtis’in eksantrik karakterine ve giysilerine de bayıldım. İlk sezonu kesinlikle oyuncuların sayesinde bitirdim ve pişman değilim, bence bu kadro ekran için fazlasıyla iddialı. Ne var ki, günümüzde geçen kısım bazen saçma. Örneğin, Lucy’nin kısa süre önce ölmüş partneri, yapay zekâ yardımıyla bir ekran içinde yaşıyor ve diğerleriyle konuşuyor, fikirleriyle olaylara etki ediyor. Aynı karakterlerin gençlik yıllarına, 1998’e gittiğimizde ise daha az tanınan oyuncularla çok daha sürükleyici bir polisiye izliyoruz. Geçmişteki Scarpetta’yı Kidman’a çok benzeyen Rosy McEwen canlandırıyor. Dizi en baştan iki sezon olarak sipariş edildiği için, ikinci sezonu zaten yayımlanacakmış. Ancak bu başlangıçtan ve aldığı olumsuz eleştirilerden sonra, Scarpetta’nın uzun soluklu olabilmesi için yeni sezonda birtakım harikalar yaratılması şart. Benim gibi polisiye meraklıları izlese bile bu, dizinin sürmesi için yeterli olmayabilir.
Bu hafta izlediklerim üzerine notlarımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Herkese sağlıklı, mutlu bayramlar diliyorum. Fikir ve yorumlarınızı buradan benimle paylaşabilirsiniz.
Geçen hafta The Bride! ve Rudy filmleri ile Rooster dizisi üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.
Bu hafta bunları izledim
98. Akademi Ödülleri Töreni - 2026 (Disney+)
Breakdown: 1975 - Morgan Neville - 2025 (Netflix)
Kurtuluş (Salvation) - Emin Alper - 2025 (gösterimde)
Scarpetta - polisiye dizi - 2026 (Prime)
Ben orijinal yayının kaydını abonelikle izledim ama bir sonraki akşam ulusal kanal NOW TV’deki tekrar yayının dublajlı olduğunu duydum, keşke altyazılı olarak da yayımlansaydı.
Steven Zeitchik, “What If We Went to War and the Oscars Didn’t Care?”, The Hollywood Reporter, 16 Mart 2026.

Comments
Nothing yet. Say the first thing.
Sign in to join the conversation.