RSS Amplifier

bu hafta izledim · Apr 3, 2026

Burası bir dizi seti değildir

0
Sign in to vote or save

Sıla Arlı · bu hafta izledim

Burası bir dizi setinden fazlasıdır. Galata Köprüsü’nden Karaköy’e doğru İstanbul’un Avrupa yakası, 2025. Fotoğraf: Ahmet Kahveci / Unsplash

Hepinize merhaba! Geçtiğimiz hafta bir habere rastladım. İngilizce adı Vendetta (İntikam) olarak geçen yerli bir dizinin yayın hakları, 70’ten fazla ülkeye satılmış. Variety’nin İtalya ve Ortadoğu muhabiri Nick Vivarella imzalı habere göre, dizinin satıldığı ülkelerin bazıları, Gürcistan, Romanya, Polonya, Bulgaristan, Ukrayna, Kazakistan, “CIS bölgesi” yani Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan, ayrıca Sahraaltı Afrika ülkeleri… Böyle gidiyor. Haberde, dizinin Gürcistan’da prime-time’da lider olduğu da belirtilmiş.1 Yerli dizileri hemen hiç takip etmediğim için, kullanılan görsel bende hiçbir çağrışım yaratmadı. Herhalde prime-time bir dizi, diye düşündüm. Meğer bu, 434 bölümü olan gündüz kuşağı dizisi Kan Çiçekleri’ymiş. Haberde ifade edilenin aksine dizi aslında Ocak ayında sona ermiş. Yerli yapımları benden daha iyi takip eden eşe dosta sordum, onlar da duymamışlar. Merak edip YouTube kanalından ilk bölümü başlattım, jeneriğin ardından bir şiddet sahnesiyle açıldı. Önce bir erkeğin koyu renk pantolonlu bacaklarını görüyoruz, ardından bir kadının alt gövdesini. Kadın, çiçekli modest eteği, ten rengi naylon çorapları ve beyaz spor pabuçlarıyla direnerek sürükleniyor, “Bırak beni, zorba mısın sen, nereye götürüyorsunuz beni, bu yaptığınız suç!..” diye haykırıyor. Kapattım.

Geçmişte popüler kültüre dair eleştirilerimde tarafsız bir dile sahip olmaya çalışırdım. Buradan gençliğimdeki akademik üslup merakıma bir tokat aşketmek isterim. Geçenlerde yayından kalkan Aynı Yağmur Altında dizisiyle ilgili tartışmaları düşününce, kimi yapımlar incelmiş analizleri değil, okkalı küfürleri hak ediyor. Kan Çiçekleri’ne dönersek, açılışından 434 bölümü kapsayacak bir çıkarım yapacak değilim. Fakat şu da bir gerçek: Yerli dizilerin pek çoğunda muhafazakâr dünya kurgusunu yeniden üreten, özellikle kadın temsilleri açısından 1960’ların Yeşilçamı’ndan bile daha geride duran birtakım anlatılarla karşı karşıyayız. Türkiye bunlardan ibaret değil, bunu biliyoruz. Fakat paketlenip yurtdışına satılabilen verimli malzeme artık bundan ibaret anlaşılan. Herhalde içinde bulunduğumuz tarihsel dönemecin öne çıkan kültürel ürünleri ile belirgin bir uluslararası talep kesişmekte; bunun üzerine düşüneceğim. Türkiye ekranlarında da bu tür diziler seviliyor ve kitlesel olarak takip ediliyor, bu beni bir kadın ve yurttaş olarak rahatsız ediyor. Eleştiriler farklı zeminlerde sürekli yazılıp çizilse bile bu söylemi üreten Türk dizilerine dünyanın belli köşelerinde bu kadar talep olması, beni o köşeler adına da endişelendiriyor.

Bu hafta ekranda The Madison’ı, vizyonda ise Sarı Zarflar’ı izledim. Ayrıca bu hafta, İKSV, Kristoffer Borgli filmi Drama’nın ön gösterimini yaptı.

İzlerken uyuyakalmışım

Amerikan toplumunun bir kısmı da benim gibi endişeli izleyicilerden olsa gerek, ben nasıl yerli dizileri izleyemiyorsam onlar da kitlesel olarak, global diziseverleri heyecanlandıran “liberal” dizileri değil de, üzerine pek kimsenin konuşmadığı Taylor Sheridan dizilerini izliyor. Eski oyuncu, yeni yazar Sheridan, dizi üretim fabrikası gibi çalışmakta. Ülkemizde de tüm yapımları bir arada tek bir platformda gösteriliyor. Kevin Costner’lı Yellowstone’u mutlaka duydunuz, hatta belki de izlediniz. İçinden, biri henüz yayına girmemiş (şimdilik) dört türev dizi çıkan Yellowstone, ABD’de milyonlarca seyirciye ulaştığı halde beş sezon boyunca tek bir teknik kategori dışında hiçbir Emmy ödülüne aday gösterilmemiş. (Türevlerinden 1883 ve 1923 ise bu açıdan biraz daha şanslı.) Yapımcı Paramount+’ın Warner Bros.’u satın alma yarışına girmesi manşetleri meşgul ederken, Sheridan dizileri çok izlendiği halde eleştirmenlerden de pek ilgi görmüyor. Yazarın, ödülleri (en azından şu sıralar) önemsemediğini, kaleme aldığı dizilerde de belli bir kesime özel çalıştığını düşünüyorum. Yellowstone ve türevlerini henüz izleyemedim ama Teksas’ta petrol tesislerinde geçen Landman, kadrosuyla ilgimi çekmişti ve ilk sezonu izlemiştim. Yazarın son işi olan The Madison ise ABD’de rekor kırmış; ilk 10 günde sekiz milyon izleyici çekmiş ve Sheridan’ın kariyerinde ilk sezonu en çok izlenen yapım olmuş.2 Konusu kısaca şöyle özetlenebilir: New Yorklu Clyburn ailesi, anne/anneanne Stacy’nin öncülüğünde (Michelle Pfeiffer) acı bir olayın ardından Montana kırsalına gitmek zorunda kalır. Dizide Pfeiffer’ın yanı sıra bir duayen oyuncu daha var: Ailenin A River Runs Through It filmine tutkun babası Preston rolünde Kurt Russell’ı görüyoruz. İlk bölüm bu filmin yönetmeni Robert Redford’a ithaf edilmiş.

Altı bölümden oluşan ilk sezonu, bu kadar izlendiğine göre, herhalde bir sonraki bölümde dişe dokunur bir şeyler olacak diye diye bitirdim ama ilginç bir şekilde dizide ilk bölümden sonra pek bir şey olmuyor. Bakınız, asıl başarı burada gizli: Hiçbir şey olmadan da izletebilmek. Her sezonda üç beş başrol öldüren Game of Thrones’u herkes yazar. Şaka bir yana, anlaşılan Sheridan ile Türk senaristler, kitlesel ilginin dinamizmini yakalamakta ortak özelliklere sahip. Yazdığı dizilerde Sheridan, Amerikalıların progressive (ilerici) dedikleri, bazen politik doğruculuk olarak kendini gösteren meselelerden pek hazzetmiyor. (Son yıllarda bu eğilimlerin özellikle cinsiyetçilikle ilgili olanları, muhafazakârlar tarafından küçümsenerek woke olarak adlandırılmaya başlandı.) The Madison’ın bir bölümünde küçük torun, “Indian (Kızılderili)” ifadesini cümle içinde geçiren kovboy komşuyu “ırkçı” diye uyarınca, anneanne Stacy’den paparayı yiyor. Stacy, kovboydan torunu adına özür diliyor ama adam istifini bozmuyor. Sonra bir de ne görelim, kovboyun eşi yerli Amerikalı değil miymiş? Stacy, yeni nesil liberallerden öyle bunalmış ki, kafede önerilen vegan süt çeşitlerine bile burun kıvırıyor, “inek sütü” istiyor. Dizi evlilik ve aile güzellemeleriyle dolu. Bütün kadınlar zayıf ve sarışın. Will Arnett’in canlandırdığı, danışanına içki ikram edip sarılan bir psikolog karakteri var ki, evlere şenlik. Hakkını yemeyeyim, muhteşem pastoral görüntüler de var. Öte yandan Montana eyaletinin bu dizi setinden daha fazlası olduğuna eminim, keşke görebilseydik. Sarah Dempster, Guardian eleştirisinde, dizinin durağan akışı ve sıkıcı diyaloglarını kastederek Bob Dylan’ın ünlü “Blowin’ in the Wind” şarkısına atıfla, “The answer is yawnin’ in the wind/cevabı rüzgârda esniyor” demiş,3 kahkaha attım. Bu benim de esneyerek izlediğim bir dizi oldu. Oysa daha ilk sezon yayına girmeden ikinci sezon onayını almış bile. Kovboy şapkamı çıkararak Sheridan’ı ve cin fikirlerini selamlıyorum ama bence kadınlar üzerine pek kalem oynatmamalı. Yellowstone bir yere kadar da kitlelerin The Madison’a neden ilgi gösterdiğini pek kavrayamadım.

Bir yokyer olarak Berlin’deki Aşağı Ayrancı

76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı alarak hepimizi heyecanlandıran İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filmi, geçen cuma vizyona girdi. Filmi ekibin de katıldığı bir gösterimde izledim, böylelikle az da olsa festival ruhunu yakalamış oldum. Hakkında çok yazılıp çizildi, yine de konusundan kısaca bahsedeyim: Ankara’da yaşayan oyun yazarı/rejisör ve öğretim üyesi Aziz, yeni oyununu devlet tiyatrolarında sahneye koymuştur. Başrolü eşi Derya oynar. Bu sırada ülke siyasi protestolarla çalkalanmaktadır. Katılan üniversite hocalarına soruşturma açılır ve hepsi açığa alınır; içlerinde Aziz de vardır. Oyun da sahneden kaldırılır. Derya buna isyan edince o da işini kaybeder. Ortaokul çağında bir kız çocuğu büyüten çift, çaresiz, soluğu İstanbul’da, Aziz’in annesinin evinde alır.

Sarı Zarflar, beni biraz hayal kırıklığına uğrattı – şaşkınım. Bilindiği üzere film, olayların geçtiği Ankara ve İstanbul yerine özellikle Berlin ve Hamburg’da çekilmiş. İzleyince bu tercih bana itici geldi. Avrupalı olsaydım böyle hisseder miydim, emin değilim. Ülkece içinde bulunduğumuz siyasi sıkışmışlığa o derece gömülmüş durumdayım ki, film boyunca, boğuşmakla meşgul olduğumuz meselelerin Avrupalı (ya da global) sinemaseverler için parlak kâğıtlarla paketlendiği duygusundan kurtulamadım. Bari en azından film söz konusu kentlerde çekilseydi. Prodüksiyon anlamında bir tür tembelliğin tezahürü mü, yahut tam da o paketleme eyleminin bir göstergesi mi, emin değilim ama kurulan Berlin-Ankara ve İstanbul-Hamburg ikiliklerinin yaratıcı bir tercih gibi gözümüze sokulması da bana tuhaf geldi. Acaba Aşağı Ayrancı, Berlinale seyircisi için yeterince çekici bir semt değil mi? Ya da İstanbul’un alternatif tiyatro sahneleri ancak Hamburg’da var olunca mı inandırıcı bulunuyor? 19. yüzyıla ışınlandık da egzotik bir Oryantalist opera mı izliyoruz – kafam karıştı. Diyebilirim ki, bu tercihler ve bunların “Ankara rolünde Berlin…” gibi ifade edilmesi, Namal ve Biçer’in çok etkili yorumlarına karşın filmi benim için en baştan öldürdü. Oysa tanıtımları izlerken hiç böyle hissetmemiştim.

Soldan sağa yardımcı yapımcı İrem Akbal, kast direktörü Ceren Sena Akgün, eş yapımcı Nadir Öperli, oyuncu Leyla Smyrna Cabas, eş senarist Ayda Çatak, yönetmen İlker Çatak, eş yapımcı/senarist Enis Köstepen ve moderatör Yeşim Burul, 30 Nisan 2026, Nişantaşı CineWAM. Fotoğraf: Sıla Arlı.

Her şeye rağmen filmin ve ekibin bu konuları ele almaktaki cesaretini takdir ettiğimi belirteyim. Elbette yıllar sonra Berlin’de büyük ödülü alan, herkesin Türkçe konuştuğu, güncel siyasi meselelerin tartışıldığı Sarı Zarflar’ı vizyonda izlediğime pişman olmadım ama bu filmden Çatak’ın Oscar adayı da olan Öğretmenler Odası’nın derinliğini bekleyenler benim gibi hayal kırıklığına uğrayabilirler.

Berlin-Ankara hattını kullanan bir filmden söz edince gerçek Berlin sürgünü Ankaralı hemşerim Ezhel’e selam göndermeden satırlarıma devam edemeyecekmişim.

“Sen de şu meseleyi amma abarttın yani”

A24 yapımı Drama, konu edindiği evlilik müessesesine ilişkin küçük pazarlama oyunlarıyla bir süredir gündemdeydi. Örneğin, The Boston Globe adlı gazetede çiftin nişanı duyurulmuştu. Film pazarlama çalışmaları, Barbie ve Marty Supreme’de olduğu gibi abartılınca bana çok itici geliyor. Fakat Drama için yapılanlar bende bu etkiyi yaratmadı, tersine sevimli buldum. İKSV’nin ön gösteriminde de girişte nikâh şekeri dağıtıldı, koltuklara da davetiyeler konmuştu.

“Yavrularımızın bu mutlu gününde sizleri de aramızda görmekten…”

Kısaca Drama’nın konusundan söz edeyim: Film 30’lu yaşlarında Boston’da yaşayan evlilik arefesindeki bir çifti konu alıyor. Düğün hazırlıklarını neşe içinde yürüten Amerikalı Emma ile İngiliz Charlie, yemek için mönü seçerken birdenbire tuhaf bir gerçek açığa çıkar. Bu, aralarındaki ilişkinin akışını tamamen değiştirecektir.

Sosyal medyayı karıştırmaya ya da film hakkında bir şeyler okumaya başlarsanız dikkat ediniz, sürprizi bozulabilir. Ben açığa çıkan gerçeğin ne olduğunu hiç bilmeden izledim. Fakat sanki bilseydim de filmin etkisi azalmazdı. Psikolojik gerilim unsurlarından bolca yararlanan romantik komedi “taklidi” Drama, hayatlarında önemli bir dönemeçte olan iki genç insanın ilişkisindeki kırılmayı çok zekice işlemiş. Hayal ile gerçeğin kimi zaman yer değiştirdiği filmin doğrusal olmayan kurgusunu ve ses tasarımını da çok beğendim. Robert Pattinson’ın son zamanlarda izlediğim en iyi performansıydı. Norveçli yönetmen Borgli’nin ilk uzun metrajlı filmi İlgi Manyağı Cannes’da gösterilmiş (2022) ve beğenilmişti. O bana oldukça karamsar bir film gibi geliyor, Drama’nın ise pek çok matrak yönü var. Başrolünde Nicolas Cage’in olduğu ikinci filmi Rüya Senaryo gibi daha genel izleyiciye hitap ediyor. Eski Disney prensesi, yeni ciddi oyuncu Zendaya’nın varlığı da Drama’yı erişilebilir kılıyor ama bu “pop” bir film değil, arı kovanına çomak sokmaya yeltenen bir kara komedi. Bunda ne kadar başarılı olduğuna seyirci ve eleştirmenler karar verecek. Amerikan toplumunda tartışma yaratması da muhtemel olan bu film, bugün gösterime girdi; özellikle sinemada izlemenizi öneririm.

Bu hafta izlediklerim üzerine yazdıklarımı okuduğunuz için çok teşekkürler. Herkese harika bir hafta sonu diliyorum. Fikir ve yorumlarınız benim için çok değerli, buradan paylaşabilirsiniz.

Yorum bırakın

Geçen hafta Kurtuluş Projesi ve Lurker filmleri ile romantik komedi dizisi Film Club üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Bu hafta bunları izledim

  • The Drama (Drama) - Kristoffer Borgli - 2026 (gösterimde)

  • Gelbe Briefe (Sarı Zarflar) - İlker Çatak - 2026 (gösterimde)

  • The Madison - dizi - 2026 (TV Plus)

Bu hafta bunlardan da söz ettim

  • 1883, 1923, Landman, Yellowstone ve diğer Taylor Sheridan dizileri (TV Plus)

  • Dream Scenario (Rüya Senaryo) - Kristoffer Borgli - 2023 (HBO Max, TV Plus, yakında MUBI)

  • Das Lehrerzimmer (Öğretmenler Odası) - İlker Çatak - 2023 (TV Plus)

  • Syk pike (İlgi Manyağı) - Kristoffer Borgli - 2022 (TV Plus)

1

Nick Vivarella, “Turkish TV Series ‘Vendetta’ Expands Global Footprint With Sales Reaching 70 Countries”, Variety, 26 Mart 2026.

2

Katie Campione, “‘The Madison’ Delivers Taylor Sheridan’s Biggest Series Debut Ever”, Deadline, 26 Mart 2026.

3

Sarah Dempster, “The Madison review – Michelle Pfeiffer’s new drama is thuddingly simplistic”, The Guardian, 14 Mart 2026.

Read the original on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.