RSS Amplifier

bu hafta izledim · Jun 26, 2026

Başı dik yürüyenler

0
Sign in to vote or save

This page did not load. You can still read it on the original site — the toolbar below keeps your place in the directory.

Onur Ayı kutlu olsun! - Bir otobüsün olağanüstü maceraları - Tutkunu olduğunuz o dizi - Peter Hujar'ın bir günü

Herkese merhaba! Umarım harika bir hafta geçirmişsinizdir. Kamu yayıncısı TRT’nin dijital Tabii platformuna, kültür piyasasında çokça eleştirilen bir diziyi izlemek için geçmişte bir aylığına abone olmuştum. O dönem kısa süren Tabii maceram bir süredir aklımı meşgul eden bir belgeselle yenilendi. Yıl başında tanıtımı yapılan Gökkuşağı Faşizmi’ni duymuş olabilirsiniz, fragmanıyla konuşulmuştu ama takip edebildiğim kadarıyla LGBTİ+ aktivist çevreleri dışında içeriğinden söz edildiğine pek rastlamadım. Topluluğun bir üyesi değilim ama bu kadar pervasızca ayrımcılık yapılması beni dehşete düşürdüğü için bir süredir belgeseli ve nasıl bir anlatım dili olduğunu merak ediyordum. Bu nedenle izlemeye karar verdim. Keşke izlemeseydim. Detaylarına girmeyeceğim ama her üç dakikada bir dünyadan Onur Yürüyüşü görüntüleriyle bu insan hakları hareketinin eleştirildiği altı bölümlük Gökkuşağı Faşizmi bana göre tipik bir propaganda çalışması, üstelik buna çok da para harcanmış olduğu anlaşılıyor. Böyle bir yapımın kamu yayıncısı tarafından yurttaşların vergileriyle sipariş edilmiş olduğuna gerçekten inanamıyorum. Bu da benim eski Türkiyeli naifliğim olarak burada dursun.

assorted-color petaled flowers
Gökkuşağının her bir rengine selam! Fotoğraf: Denise Chan / Unsplash

Bu vesileyle tüm queer okurların Onur Ayı’nı kutlarım. Yürüyüşünüz bizleri de onurlandırıyor. Bu haftaki yazımı platformlarda dikkatimi çeken gökkuşağı filmlerine ayırdım. Queer filmler, bana hikâye anlatımının sınırlarını zorlayan özgür düşünme biçimleriyle çekici geliyor. Bilindiği üzere aslında “tuhaf” anlamına gelen queer, 19. yüzyılda eşcinsel erkekler için sarf edilen küçümseyici bir sözken dünyada LGBTİ+ topluluğu tarafından 1980’lerde benimsenmiş ve hem bu kimliği hem de bu alandaki kuramsal çalışmaları ifade eden kapsayıcı bir çatı terime dönüşmüş. Türkçede de bu şekilde özgün haliyle ya da “kuir” olarak kullanılıyor.

Priscilla, bizi çöle götür

Yol filmi Priscilla, Çöller Kraliçesi, döneminde ülkemizde vizyona girmemiş ama sonradan özel gösterimleri olmuş. Yönetmenliğini Stephan Elliott’un yaptığı bu matrak Avustralya yapımına bir platformu karıştırırken rastlamıştım, oyuncuları dikkatimi çekmişti. Sonradan The Celluloid Closet belgeselinden queer karakterlerin olumlu işlendiği erken dönem filmler arasında sayıldığını öğrendim. Sydney’de drag queen olarak sahneye çıkan Tick (Hugo Weaving), Avustralya’nın kuzeyindeki bir otelden gösteri teklifi almıştır. Sahne partneri Adam’la (Guy Pearce) beraber gümüş renkli bir otobüsü derme çatma bir karavana dönüştürüp yola koyulmaya karar verirler. Geçmişte çokça sahne tozu yutmuş olan Bernadette de (Terence Stamp), yakın zamanda partnerini kaybetmiştir. O da aralarına katılınca “Priscilla” adını verdikleri otobüsün kafilesi tamamlanır. Üç arkadaşı Avustralya çöllerinde zorlu bir yolculuk beklemektedir.

Seyirciyle ilk kez 1994’te Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde buluşan Priscilla, Çöller Kraliçesi aslında yaşanmış bir hikâyeden esinlenmiş. Oscar ödüllü rengârenk kostümleriyle gerçekten bir gökkuşağını andırıyor. Sadece çölde ilerleyen otobüsün üzerinde tuvaletinin upuzun kuyruğu rüzgârda uçuşan Guy Pearce’ı görmek için bile izlenir. Bugünden bakınca drag queen yorumları belki biraz modası geçmiş gelecektir. Hatta Pearce’ın yorumunu genel olarak biraz klişe buldum. Buna rağmen neden böyle bir anlam yüklendiğini ve kült bir filme dönüştüğünü gayet iyi anlayabiliyorum. Döneminde ve öncesinde filmlerde hemen her zaman sadece mizahi açıdan ya da nefret objesi olarak yer alan karakterler, burada yaşamın içinden gerçek hikâyeleriyle yer buluyor. Filmin sinema tarihinde yer edinmesi şaşırtmadı.

Belki de o dizi hayatın ta kendisidir

Televizyon Işıl Işıldı, seyirciyle 2024’te Sundance’te buluşmuş. IndieWire’ın 2024’ün en iyi 25 filmi seçkisinde dördüncü sıradaydı, ben de bu sayede haberdar olmuştum. Başta filmi çok ilginç bulsam da kafam karışmıştı, hatta bazı kısımlarını tekrar izlemiştim. Hakkındaki Letterboxd yorumlarını okuyunca aslında bir trans alegorisi olduğunu fark edip şaşırdığımı da hatırlıyorum, kendini çok ele vermiyor ama bu bakış açısıyla daha derin bir filme dönüşüyor. Biraz iç karartıcı olduğunu da belirteyim. 1990’larda henüz ortaokulda olan Owen (Justice Smith), lisedeki Maddy’yle (Jack Haven) tanışır. Zamanla yakın arkadaş olacaklardır. Maddy, “The Pink Opaque” adlı bir TV dizisini izlemeyi çok sever, Owen’a da tavsiye eder, hatta onun için bölümleri video kasetlere kaydeder. Dizide aralarında zihinsel bir bağ bulunan iki genç kız, her hafta kötü bir adamın üzerlerine saldığı yaratıklarla mücadele etmektedir. Bir süre sonra Maddy, uzaklara gitmekten söz etmeye başlar ve bir gün ortadan kaybolur.

1987 doğumlu trans yönetmen/senarist Jane Schoenbrun, bir TV dizisine olan tutkunun derin bir dönüşüm sancısını nasıl tetiklediğini ele alırken, arayış içindeki Owen karakteri, kozadan çıkamayan kelebek misali kendi varoluşunun inkârı içinde hayatını sürdürmeye çabalıyor. Onun karşısında Maddy ise içsesini takip etmekte ve coşkusunu Owen’la paylaşmakta, bir bakıma onu da yanına çağırmaktadır. Yaratıcısının niyeti öyle olsa da bu film ille de toplumsal cinsiyetle ilgili okunmak zorunda değil elbette. Bireyin içsel gerçekliğinin dışsal çevreye uyum sağlayamadığı binbir insanlık durumundan söz edebiliriz. Sizi hiç anlamadığını düşündüğünüz aileniz, asla uyum sağlayamadığınız bir evlilik ya da meslek, dışlanmış hissettiğiniz bir çalışma ortamı, uçuruma sürüklenen bir ülkede sıkışmışlık… Hepsi bu deneyimle bağ kurulabilecek şekilde çeşitlenen bireysel yaşantılar olabilir. Bu nedenle de ilk izlediğimden beri çok ilginç buluyorum. Film beni bir TV dizisine olan merakı kullandığı için de yakalamıştı. Tutkunu olduğunuz ve defalarca izlediğiniz o dizi, acaba benliğinizin derinlerinde bir yerlere dokunuyor olabilir mi? Kurmaca dizi “The Pink Opaque” için yönetmen Schoenbrun, çocukluğundaki Buffy the Vampire Slayer tutkusundan esinlenmiş. Filmde bu diziden hatırlayacağınız sürpriz bir oyuncu da var. Yönetmenin son çalışması Teenage Sex and Death at Camp Miasma bu yıl Cannes’da gösterilmiş ve Queer Palm ödülünü almıştı, fragmanı burada. Geçen yıl Sorry, Baby’yle dikkatleri üzerine çeken Eva Victor da yönetmenliğe başlamadan önce Televizyon Işıl Işıldı’nın çekimlerine set gözlemcisi olarak katılmış. Filme adını veren “I saw the TV glow” cümlesinin yer aldığı şarkıyı aşağı bırakıyorum.

“Sonra ütünün fişini çektim”

Seyirciyle ilk kez 2025’te Sundance’te buluşan Peter Hujar Günü, aslında gerçek bir karşılaşmaya dayanıyor. Yazar Linda Rosenkrantz, 1970’lerde New York’ta sanatçılarla bir projeye girişmiştir. Katılanlar, bir gün boyunca yaşadıklarını not edecek, sonra Rosenkrantz’la bir araya gelerek o günü anlatacaklardır; bu görüşmeler kitap haline getirilecektir. Bu proje kitaplaşmaz ama yazarın, yakın dostu fotoğrafçı Peter Hujar’la söyleşisi yıllar sonra 2021’de yayımlanır. Yönetmen Ira Sachs, işte bu karşılaşmayı dikkat çekici bir filme dönüştürmüş. Olağan bir olay örgüsüne sahip olmayan film, söyleşinin yaratıcı bir canlandırması.

Bu film sayesinde hakkında bilgi sahibi olduğum Hujar (1934-1987), yola ticari fotoğrafçılıkla çıkan, sonradan bu alanı tamamen terk ederek sanat fotoğrafçılığına eğilen ve özellikle queer topluluğu konu edindiği siyah-beyaz portreleriyle tanınan bir sanatçı. Onur hareketine ilham veren 1969 Stonewall direnişine de şahit olmuş. En aktif olduğu 1970-80’lerde New York’ta hayatını sürdürürken Susan Sontag, Andy Warhol, Robert Mapplethorpe gibi isimlerle aynı çevrelerde bulunmuş. Yaşamını AIDS’e bağlı nedenlerle yitirmiş. Film hakkında çok olumlu eleştiriler duymuştum fakat bir sanatçının sıradan bir gününü anlatması ne kadar ilgi çekici olabilirdi? O güne şahit olmayacak, sadece hikâyesini dinleyecektik. Bu düşüncelerle filmi aslında çok büyük bir beklentiyle izlemedim. Fakat dönemin New York sanat çevrelerinden iki insanın 1974 yılındaki sohbetini günümüze taşıyan yapımın belgesel dikkatini ve dilini çok güçlü buldum. Sachs, bir-iki filmi dışında iyi bildiğim bir isim değil, fakat bağımsız sinemada öne çıkan bir yönetmen. Filmde Peter Hujar’ı Ben Whishaw, Linda Rosenkrantz’ı ise Rebecca Hall canlandırıyor. Daha önce de yazmıştım, 1970’lere zaafım var. İki oyuncunun doğal paylaşımları, Rosenkrantz’ın dairesine ilişkin detaylar, ses kaydı alan makaralı küçük teyp ve 70’lerin diğer objeleri beni bir zaman yolculuğuna çıkardı. Film sadece 76 dakika, ama bu kısa tanıklık bile insanı fotoğraf, sanat, yaratıcılık ve yaşam üzerine düşünmeye sevk ediyor. Eğer kütüphanenizde Hanya Yanagihara’nın Değersiz Bir Hayat kitabı1 varsa, aslında sizin de evinizde Hujar’ın çektiği bir fotoğrafın kopyası var demektir. (Yerli yayıncı, orijinal kitap kapağını kullanmış.) 1969 yılında çekilen bu fotoğrafın adı ve bağlamı bambaşka olsa da, kapakta ilk gördüğümde bana çok acı çeken bir adamı konu ediyor gibi gelmişti. Bu algının fotoğrafa ilişkin genel bir tepkiyi temsil ettiğini okudum.

Orgasmic Man, Peter Hujar © 1987 The Peter Hujar Archive LLC. Courtesy Pace/ MacGill Gallery, New York and Fraenkel Gallery, San Francisco. (Kapak görseli kitabın 2025 tarihli sert kapak edisyonundan alındı.)

Burada yönetmen ve oyuncuların yanı sıra Linda Rosenkrantz’ın da katıldığı hoş bir söyleşi var. Burada da filmin nasıl hayata geçtiğine dair derli toplu bir TIME yazısı. Peter Hujar Günü bir süredir ekranda. Onur Haftası kapsamında bu pazar günü (28 Haziran 2026) Pera Müzesi’nde beyazperdede de izleyebilirsiniz. Biletler için adres Biletix.

Son olarak Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem Levan Akin filmi Geçiş’i de bu hafta bir kez daha anmak isterim. Kendi nefretinde boğulanları hem içsel hem de kişilerarası barışa davet eden bu zarif filmi buradaki ilk yazılarımdan birinde konu etmiştim, halen ekranda gösterimde. Hiç izlememiş olanları kıskanmaya devam ediyorum.

Bu haftaki notlarımın sonuna geldik, okuduğunuz için çok teşekkürler. Herkese iyi hafta sonları diliyorum. Önümüzdeki hafta “yazarımız yıllık iznini kullanacağından” yazı yayımlamayacağım. 10 Temmuz 2026 Cuma günü görüşmek üzere!

Leave a comment

Geçen hafta Z kuşağının çalışma hayatını anlatan Mindy Kaling projesi Not Suitable for Work, Oscar adayı Hind Rajab’ın Sesi ve 1998 yapımı Pleasantville üzerine yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Subscribe now


Bu hafta bunlardan söz ettim:

  • The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert - Stephan Elliott - 1994 (Prime, 6 Temmuz’da MUBI’de)

  • Crossing - Levan Akin - 2024 (MUBI)

  • I Saw the TV Glow - Jane Schoenbrun - 2024 (TOD/bein)

  • Peter Hujar’s Day - Ira Sachs - 2025 (MUBI)

1

Hanya Yanagihara, Değersiz Bir Hayat, çev. Sıla Okur, Doğan Kitap, 2018.

Read on buhaftaizledim.substack.com

Comments

Nothing yet. Say the first thing.

    Sign in to join the conversation.